28 Aralık 2011 Çarşamba

Kapadokya Konya Arasında İki Gün

Gezmek için havaların ısınmasını ve bir hafta izin almayı bekleyenlerden misiniz? O zaman çok şey kaçırıyorsunuz.
Bir hafta sonunuzu ve bütçeyi çok sarsmayacak bir miktarı (hediyelik eşya ve yerel yemekleri görünce gözünüz dönmüyorsa tabii) ayırarak harika vakit geçirebilirsiniz.
Bir arkadaşımın önerisiyle kendimi Kapadokya-Konya turunda buldum. Esas amacımız Şeb-i Arus törenlerini dünya gözüyle görebilmekti. Katıldığımız tur normalde Cuma gecesi çıkışlı Pazar gecesi dönüşlü. Ama biz Şeb-i Arus’un son günlerinde gittiğimiz için Perşembe çıkıp Pazar sabahı döndük.
Gezi otobüsümüz Kapadokya bölgesinin üç ili Aksaray, Niğde ve Nevşehir ile Konya’dan geçti.
İlk durağımız Ihlara Vadisi’ydi. İkinci gelişim olmasına rağmen benim için etkileyiciliğini koruyordu. Bizden önceki hafta gelen grup aşağı inerken kardan dolayı zor anlar yaşamışlar. Elimdeki makineyle hafif buzlu merdivenlerden aşağı yuvarlanmamak için kaplumbağa hızıyla inmem dışında bir sıkıntı yaşamadım.
Ihlara Vadisi’nde birçok kilise bulunuyor. Rehberimizi bizi bunların en meşhuru ve korunmuşu olan Ağaçaltı Kilisesi’ne götürdü. Kilisenin duvarlarında ve tavanındaki resimlerin her biri İncil’den bir sahneyi anlatıyordu. Oldukça yıpranmış olmalarına rağmen canlı renkler etkileyiciliklerini hâlâ koruyordu..
Daha önce de beni çok etkilemiş olan yeraltı şehrine girdiğimizde Dünyanın Merkezine Yolculuk veya Zaman Makinesi’ndeki gibi, insan-benzeri bir toplulukla karşılaşacağım hissine kapılmaktan kendimi alamadım. Gerçi beklentileri yükseltmeye lüzum yok. Yerin o kadar altında havalandırması, ahırı, kileri ve daha birçok unsuruyla tam teşekküllü bir kent inşa edilmesi yeterince etkileyici zaten.
Yakınlardaki Güvercilik Vadisi ve (taşları kırmızımsı renkte olan) Kızıl Vadi’yi de gördük öğle yemeğine geçmeden önce.
Diğer bir durağımız olan Nar Krater Gölü benim de ilk kez gördüğüm muhteşem bir doğa harikasıydı. Göl değil de devasa bir ayna demek daha yerinde olur. Zira toprak ve çamlardan oluşan manzara kâğıt gibi yüzeyin üstüne bir kartpostal netliğinde yansıyordu.
Güzergâhımız üstünde olmadığı için Ürgüp Göreme’de içlerine girilebilen peribacalarını görmek kısmet olmadı ama adına efsane uydurulmuş Üç Güzeller peribacalarını yakından görme fırsatını elde ettik. O sırada deve gibi görünen başka bir peribacası bir dahaki gidişimizde hava şartlarından aşınarak ne şeklinde görünecek acaba?
Hava kararmadan Kızılırmak’ta da fotoğraflarımızı çekebildik. Akarsu kazların hakimiyeti altındaydı. Uyumlu yüzüşleri ve yüksek sesli ötüşleriyle aşağımızdan geçerken insanlara alışkın olduklarını ima ediyorlardı adeta.
Gece kalacağımız otelin de bulunduğu Avanos’a geldiğimizde bir “kuruyemiş merkezi”ne uğradık. Çikolata kaplı kayısı ve sütle kavrulmuş kabak çekirdeği oraya özelmiş. Ama arkadaşımla normaldekinden daha az yağlı olması için süt ve pekmezde kavrulan kaju fıstığa meylettik, pişman olmadık.
Peribacalarında mola verdiğimizde çarşıda kapalı olduğu için bizi üzen Kapadokya şarapçısının üzüntüsünü Avanos’ta giderdik. Şıra, likör, kırmızı ve beyaz şarap seçenekleri vardı. Üzüm çok amaçlı leziz bir meyve!
Avanos’un olmazsa olmazlarından biri de çömlekler. Öncelikle çömlek yapan ustayı seyrettik. Ustanın bilerek ortaya çıkardığı acayip şekilleri, tornaya çağrılan amatör hanım istemsiz olarak yapınca atölyeyi kahkahalar sardı tabii. Avanos çinileri ve çömlek yapımı hakkında bilgi aldıktan sonra “Burada hazır yapılmışları var” denildi ve geniş odalarda satılan güzel ürünlere baktık. Çoğu el yaktığı için pahada ve yükte hafif ama anlamda ağır seçeneklere yönelmek durumunda kaldık.
Beş yıldızlı güzel otelimizde yerleştikten sonra akşam yemeğinin ardından beş dakika uzaklıktaki bir mekânda Türk gecesine katıldık. Öyle bir yer ki tarihi eser şeklinde taştan inşa edilmiş, etrafta bilumum uygarlıktan kalma gibi görünen heykeller ve kabartmalar var, üstüne üstlük cep telefonları da çekmiyor. Turistlere yönelik hazırlanmış, zengin bir program izledik. Türkiye’den ve Kafkaslardan halk oyunları, canlı fasıl müzikleri ve elbette dansöz de bu programa dahildi.
Ertesi gün Konya Ovası’ndan henüz kalkmamış karların arasında yol alarak Konya’ya vardık. İlk olarak Mevlânâ Müzesi’ni, içinde bulunan Mevlânâ türbesini ve camiyi ziyaret ettik. (Son gün olduğu için muazzam bir kalabalık vardı her yerde. Bize verilen süre içinde müze içindeki bazı bölmeleri atlamak zorunda kaldık maalesef.) Ardından Şems-i Tebrizi türbesine de gittikten sonra gezinin en can alıcı etkinliğine geçebilirdik…
Saat 14.00’da Mevlânâ Kültür Merkezi’ndeki gösteriye katılacaktık. Şansımıza en önden izleme fırsatı bulduk. İlk olarak Ahmet Özhan sahne aldı. Ses güçlü, merkezin akustiği iyiydi. On dakikalık bir konuşmanın ardından semazenler yerlerini aldı. Gündüz olduğu için tavandan ışık girse de bence sema, etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Semazenlerin kusursuz ve huşu içindeki hareketleriyle büyülendik. Keşke biraz daha uzun sürebilseydi…
Konya’nın meşhur etli ekmeğinin de olduğu bir akşam yemeği ve akabinde hediyelik eşya için süreden sonra 10 saatlik İstanbul’a dönüş yolculuğumuza geçtik.
İşte bir hafta sonuna bunca şey sığdırılabilir. Büyük şehrin gri örtüsünü üstümüzden atıp gideceğimiz nice gezilere!

15 Aralık 2011 Perşembe

YASTIKTAKİ SES

Şişşt, küçüğüm, ne oldu, uykun mu kaçtı? Nasıl da kırılgan, korunmasız, ürkek görünüyorsun! İri iri açtığın gözlerinde, ışığa aç gözbebeklerin gitgide büyüyor. Yoksa korkuyor musun? Ispanak yemek istemediğinde annene “Ben büyüdüm!” diye bağırıp çağırmak kadar kolay değil tabii… Ah küçüğüm, minik yüreğin küt küt atıyor olmalı. Lezüg… Ha ha ha! Sen korkuyu yüreğinde, beyninde, ellerinde, kollarında, parmaklarında, gövdende, bacaklarında, ayaklarında, eklemlerinde, kemiklerinde, iliklerinde, hücrelerinde hissettikçe ben daha da güçleniyorum. Krok Nedneb. Ha ha ha! Seslen annene, haydi! Sesin çıkmıyor mu? Daha çok havaya ihtiyacın olduğu halde doğru düzgün nefes alamamak ne büyük bir ikilem değil mi? Hayatta ikilemler çok. Karanlıktan kurtulman için ışığı yakman gerek, ışığı yakman için de yataktan kalkman, kalkman için de yatağın altına bakman. Ağaç kütüğü gibi kalın ve çatlak çatlak, sana anlatılan masallarda, hurafelerde dehşet saçan canavarlarınki gibi sivri mi sivri, pis tırnaklı bir el senin incecik, narin, pamuk bileklerini kavramak için pusuda bekliyor mu diye. Oysa yerinden dahi kıpırdayamıyorsun. Nıskacamayadrıpık. Ha ha ha! Bilmediğin dilde, tek kelimesini dahi anlamadığın dualar et bakalım küçüğüm. Sana öğretilen, sorgusuz sualsiz ezberlediğin sözcükleri sırala arka arkaya. Moralini bozmak gibi olmasın ama işe yaramıyor. İstersen eşlik edeyim sana, hatta bir de melodi uyduralım birlikte. Ne o, alt dudağın mı titriyor? Ağla haydi ağlayabilirsen. Onu bile yapamıyor musun? Alnındaki boncuk boncuk terleri bana teslim olduğuna mı yormalıyım? Ha ha ha! Krok nedneb! Ben yastığındaki ses, ben duvarındaki gölge, ben oyuncak ayının yıvışık, sırnaşık gülümsemesi, ben seni saran örtü, ben uzanamadığın elektrik düğmesiyim! Gördün mü bana ne kadar güç verdiğini! Ha ha ha! Müğüçük. Büyüyünce belki de bir daha böyle karşılaşmayacağız. Fakat ben hep seninle olacağım. Uyuduğunda, rüya gördüğünde, uyandığında, yalnız kaldığında, karanlık olduğunda, bir şeyler düşündüğünde, hiçbir şey düşünmediğinde. Her zaman. Anılarının üstünü zamanın, yaşadıklarının, öğrendiklerinin, öğretildiklerinin asfaltıyla kapatacaksın. Ne var ki, en ufak bir delikten sızmak, kaçmak için can atacak bugün, bu saat, bu dakikalar, bu saniyeler. Kim bilir, belki yine böylesi korkarsın da bizzat gelirim senin ziyaretine. İneb rığaç. Ha ha ha! İhmal etme beni, yok etme, var et! İleride neye benzeyeceksin acaba? Pembe, tombul yanakların solup çökecek mi? Gür, yumuşacık saçların seyrelip keçeleşecek mi? Dur biraz… Şimdi ciğerlerin iyice şişene kadar hava dolma arzusuyla yanıp tutuştuğun halde bir parçacık nefes alamazken ilerisini görmek zor değil mi? Toysun,  küçüğüm, fazlasıyla toy! Ha ha ha! Hayat sana benden insaflı mı davranacak sanırsın? Yeri geldiğinde şimdi, şu anda nefesini büsbütün kesmiş olmamamı dilersin belki de… Ancak buna yetmez gücüm. Ne diyorum ben? Duymadın değil mi? Benim gücüm her şeye yeter! Ha ha ha! Her şeye! Mesretsi… Neler oluyor? Niye titremeyi bıraktın?  Hah! Rahat rahat nefes almanı istemesem alamazdın. Çek o iri gözlerini üstümden? Ne fark eder… Beni göremezsin ki zaten. Yoksa görüyor musun? Hayır. Kalkmaya mı çalışıyorsun? Ha ha ha! Bu olmadı işte! Ben üstüne çökmüşken yapamazsın, başaramazsın bunu! Önce el ve ayak parmakların, ellerinle ayakların, kollarınla bacakların, boynun, başın, boynun, dudakların, anne demeye hazırlanan dudakların… Korksana benden. Krok nedneb krok nedneb krok nedneb krok nedneb krok nedneb

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Gözümüzün Önündekileri Göremediğimizde: Körleşme

Körleşme – Elias Canetti
Körleşmeyi okuyacak bireylere peşin ve önyargılı bir öneri: Çelik gibi bir sabrınız yoksa bu işe girişmeyin.
Hayır, bunun kitabın beş yüz küsur sayfa olmasıyla alakası yok. Binlerce sayfa okunabilir istendiğinde. Bu öneriyi buraya yazmamın nedeni, romanın karakterlerinin bende gerçek olsalar bu irice sayılabilecek kitabı kafalarına fırlatma isteği uyandırmaları. Ama bu, belki de Elias Canetti’nin amacına ulaştığının bir belirtisidir.
Romanın başkahramanı, çağının en büyük sinologu kabul edilen Kien. Romanın başında “Bu kadar saf olunur mu be adam?” diye insanın sinirlerini oynatan ama romanın sonlarında roman içinde belki de sempatiyi en çok, hatta tek hak eden karakter olduğunu düşündürmesiyle diğer karakterlerden ayrılıyor. Kien’in düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarsızlığın diğer roman karakterlerinde de ziyadesiyle olması belki de Kien’in gerdiği sinirleri gevşeten. Misal olarak zihninde oldukça olumsuz yargılarda bulunduğu kadın cinsinin en olmayacak bir tanesiyle evlenmesi gösterilebilir. Kien’in hayatında en çok değer verdiği, gözü gibi sakındığı, evin dört bir yanını dolduran kitaplar. (Evlenmesi muhtemelen o kabul etmese de kitapların onun yalnızlığını giderememesinden ötürü.) Zavallı Kien’in kitaplarının toplamda ettiği değer roman boyunca herkesin gözüne bakıyor. Klasik “O kadar parayı o kitaba vereceğime…” mantığının “Yok artık,” dedirten olaylar silsilesine yol açıyor.
Kien’in evlendiği kadın Therese adında, Kien’den yaşça büyük, hayatını o ana kadar hizmetçilikten kazanan eğitimsiz bir kadın. Kien’le evlenmek için kendini müthiş bir kitap sever olarak gösterip evlendikten sonra Kien’in sahip olduğunu düşündüğü milyonların üstüne konmak gibi bir sonradan görmüşlükle hareket ediyor. Kien’in evine parça parça el koymakla başlayan bu hırsı en sonunda Kien’in kendi evinden kovulmasına kadar gidiyor. Therese’nin kendisi hakkında atıp tuttuğu bir konu da “namuslu” olması. Gittiği hiçbir evin erkeğine yüz vermediğini iddia etse de kitabı okuyan birisi Therese’nin de düşündükleriyle yaptıklarının birbirini tutmadığını fark etmekte zorlanmayacaktır. Bir de Therese hep bir şeylere, daha fazlasına sahip olmaya çalışmaktadır. Kien onu anlamamaktadır. Yeni alınan her meta Kien’in midesini bulandırır.
Kien’e kızdığım husus budur: Bir halt edip böylesine yüzeysel bir kadınla evlenmişsin, kadının senin en değer verdiğin meziyet olan kitap severliğin yanından geçmediğini anlamışsın, har vurup harman savurmasını hiç hazzetmiyorsun… Peki ne diye hâlâ evlisin? Kien’in de bu sorunun cevabını tam olarak bildiğinden emin değilim. Yer yer kadına sert davranmak istese de (ki kadın erkek eşitliğini savunmama rağmen buna karşı çıkmayabilirdim) sadece fikirde kalıyor. Kitabın ilerleyen safhalarında bahsettiğim gibi Kien’e sempati duyuluyor. Kien ağırbaşlılığı, nezaketi, kültüre ve öğrenmeye verdiği önemle aslında dünyada örneğine sık rastlanmayan bir tipleme.
Göze çarpan diğer bir karakterse cüce Fischerle. Bu kişi de Therese gibi Kien’in olmayan milyonlarına göz dikiyor onunla tanıştıktan sonra. O da başta kitapların önemini sözde vurgulasa da kitapların tutarını hesaplamaya koyuluyor. Kien’e ne kadar tokgözlü olduğunu her fırsatta anlatmaya doyamıyor, ama aslında açgözlünün önde gideni. (Hep öyledir ya… “Ben şöyleyim, ben böyleyim,” diyen insanlar genelde dediklerinin tam tersi çıkarlar.) Hatta Fischerle, Therese’den bir adım öteye gidip Kien’in erkek kardeşi, kendini yardımsever ve harika biri gibi gösteren ama içinde komplekslerinden kıvranan bir doktor olan Georges’le bağlantı bile kuruyor.
İlginç ayrıntılardan birisi de Kien’in etrafındaki iğrençlikleri görmemek için kendini arada karanlığa mahkûm etmesi. Karanlıkta, bu kısmı körlük zamanlarında kitap okuyamasa da huzuru bulur. Ama kitabın sonunda okuyucuyu şaşırtan bir şey yapar. Ve bence yapabileceği en iyi şeydir.
Körleşme, körlüğü (kitaptaki kör karakter hariç) manevi bir sembol olarak kullanır. Kitabın Almancadaki orijinal adının Kamaşma (Die Blendung) anlamına geldiği düşünülürse, Elias Canetti’nin insanların gerçekleri görememesinden çok, düşüncelerini tam tersi şekilde davranışlara dökerken, kendilerinin bazen farkında olmadıkları bir “kamaşma” yaşadıklarını kastettiği daha yerinde bir tahmin gibi geliyor bana.
Tabii bir de Elias Canetti’nin böylesi bir romanı yirmi altı yaşında yazmış olması gibi bir detay var ki oraya hiç girmiyorum.
Tuğçe Ayteş

Gölgede Kalmış Bir Tarihin Bir Tanığı Anlatıyor: Saraybosna Blues

Saraybosna Blues – Semezdin Memedinoviç

“Köprüde yavaşladık,

nehir kıyısında köpeklerin

bir cesedi parçalayışını seyrettik

ve yolumuza devam ettik

Hiçbir şey hissetmedim…

Lastiklerin karı ezdiğini duydum,

elmayı ısıran dişler gibi

ve içimden kahkahalarla gülmek geldi

sana

çünkü buraya cehennem diyorsun

ve buradan kaçıyorsun, sanıyorsun ki

Saraybosna’dan başka yerde ölüm yok.” s. 14

Saraybosna Blues son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan. Anlatı olarak geçiyor türü, içinde denemeden şiire ve hatta öyküye kadar çeşitli yazılar bir araya gelmiş. Ama öyle oradan buradan hatıra düşmüş rastgele yazılar değil bunlar. Hepsi bütünlük içinde aktarılmış. Kitabın etkileyiciliği bence üzerinde durduğu konu kadar samimiyetinden de ileri geliyor. Samimiyetinin nereden geldiğini anlamak için öncelikte yazarın kim olduğundan biraz bahsetmek gerek.

Semezdin Memedoviç, Bosna-Hersek doğumlu. Bosna-Hersek’in savaş içinde geçirdiği karmaşık ve vahşi günlerini eşi ve çocuğuyla birlikte bizzat yaşamış. Şu anda Amerika’da yaşıyor. Oğlunun yaşadıklarıyla birlikte kendisiyle sanki aynı anda yaşlandığına, tanıdığı insanların terörist oluşuna veya öldürüşüne şahit olmuş. Kitapta savaşla ilgili gözlemlerini, hislerini kitabın içerisinde eleştirdiği savaş habercileri gibi bir ürün ve acındırma unsuru olarak kullanmak yerine, hayatın acı bir gerçekliğini yüzümüze yumuşak bir anlatımla sert bir şekilde çarpmayı tercih etmiş. Kitabın bitiminde sadece Bosna-Hersek’te yaşananlar değil, tüm dünyadaki savaşlara ve bu savaşlara seyirci kalanlara (hatta biraz da bir şey yapamadığınız için kendinize) lanet ediyorsunuz.

Savaş döneminde Bosna-Hersek’te ölüm sıradanlaşmıştır, her an her yerde insanları yakalayabilir. O sıralar sıkıntısı çekilen suyu almaya giden birisi atılan el bombalarından veya başka birisi yaptığının bilincinde bile olmayan bir çocuğun tüfeğinden çıkan kurşun yüzünden can verebilir. Bu yazara ve tabii ki diğer insanlara sürekli bir can korkusunun yanı sıra bir de psikolojik travma yaşatmaktadır. Haberciler, sadece haber yapma peşindedir. Entelektüellerin kimisi nedenlerin üzerine gitmeden yüzeysel bir üzüntü yaşamakta kimisi de keyfine bakmaktadır.

Kitaptaki etkileyici yerleri işaretlemek için elime kalemi aldım ve kalem elimden hiç düşmedi diyebilirim. Arka kapakta günümüzde oldukça bahsedilen Amerikan romancılarından Paul Auster’dan da bir alıntı var: “Sarasbosna Blues, hem bir savaş muhaberatı hem bir felsefi soruşturma.” Katılmamak elde mi… Ayrıca “blues” kelimesinin de bu kitabın adında geçmesi çok isabetli olmuş. Aynı siyahilerin sıkıntılarını en içten duygularıyla anlattığı “blues” parçaları gibi her bir metin.

“Duvarlarda hayatım boyunca unutamayacağım kulak tırmalayıcı bir ses yankılanıyor. Askerler çözülsün diye donuk tereyağ kalıplarına bıçaklarının sapıyla vuruyorlardı. Aynı duygu tekrarlanıyor.” s. 82

“On yıl önceki bir sohbeti anımsıyorum. Karlı bir gündü ve küçük bir çocuk bana şu soruyu sormuştu: ‘Hayattaki en önemli şey nedir?’ Bu soruya cevabım olmadığı halde bir şeyler gevelemiştim. Oysa çocuk, beni dinlememişti bile ve sorusunu tereddütsüz kendi cevaplandırmıştı: ‘Bence en önemli şey, hayatta başına birçok şey gelmesidir ki, anımsayacak bir şeyin olsun!’” s. 83

Doğu Avrupa edebiyatından, insanlığın kara lekelerinden birini kendi bakış açısından anlatan bu duyarlı yazarın kitabı incecik, ama içerdiği ve bize taşıttığı yük çok ağır…

Tuğçe Ayteş

2 Mart 2009 Pazartesi

Vapurda Üç Adam

VAPURDA ÜÇ “ADAM”

Çocukluğumda annemle babam beni vapura bindirmek istediklerinde ciğerlerim paralanırcasına ağlarmışım. Diğer yolcuları da tedirgin edermişim “Çocuk kesin bir şeyler sezdi. Batacak mıyız yoksa?” diye. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu sebepsiz korkuyu bir türlü yenememiştim. Ta ki Cağaloğlu’na gel-gitlerimin zorunlu hale gelmesine kadar.

Kitapların mutfağına ulaşma isteğim o kadar yoğundu ki çocukluğumdan kalma vapur işkencesine bile artık katlanır hale geldim. Hatta kitap okumaya, etrafı gözlemlemeye bile başladım. Hâlâ sorun yaşamıyorum desem yalan olur. Bir kere lodosta vapur denize bir dalıp bir çıkarken dizlerime kadar ıslandım da görevlinin ricasına rağmen içeri girmedim. Vapurun içerisi bana göre bir hapisten farksız. Havaların artık pek soğuk olmaması benim için bir şans bu konuda.

Gerçi birkaç ay önce vapurlara benim yaptığım bir haksızlığı fark ettim dürüst olmak gerekirse: En üst kat. Alabildiğine havadar ve manzara daha da gözler önünde. Rüzgârlı havalarda insanın yüzüne vuran soğuk hava dalgası ve savrulan saçların pek de önem arz etmediği bu mekânı daha önce keşfetmemiş olmam gerçekten yazık. Üst katı olan vapurlara denk geldiğimde kitap sayfalarında gömülmek yerine, içine tıkılıp kaldığım İstanbul’un her şeye rağmen hâlâ büyüleyici olduğunu görüp o anların tadını çıkartıyorum.

Üst kata çıkan insan sayısı güzel havalarda bile alt katlardan gözle görülür derece az oluyor. Hayat böyledir zaten, yukarılara herkes çıkmaz, çıkan da -benim gibi- tadını aldı mı inmez. Bu katta genelde vapur tiryakileri ve ilginç tipler gördüm şu ana kadar. Ama hiçbirisi benim aklımda o üç “adam” kadar yer etmedi. Öyle ki onları görmemden biraz zaman geçmiş olsa da artık dayanamayıp onları yazmaktan kendimi alıkoyamadım.

Güneşli ve hafiften rüzgârlı bir gün, büyük bir vapurun en üst katında, en sağdaki yerlerden birine oturup denizi seyretmeye başlıyorum. Vapur hareket ederken şöyle bir etrafa bakıyorum, çok az kişi var. Bu kişilerden üçü bir arada neşeli neşeli konuşuyorlar. İstanbul’da yüzü “gerçekten” gülen insan görmek zordur. İkircikliliği kastetmiyorum, demek istediğim kimse hayatından memnun değil. Yine de tanımadığım bu üç kişiye gözümü dikip bakmıyorum. Gözlerimi manzaraya geri çeviriyorum. Önce küçük çocuk gelip benim bulunduğum hizadan parmaklıklara tutunup aşağıya bakıyor. Sonra ardından cüce adam geliyor. Yüzü çocuktan şence. Diğer adam da oturduğu yerden izliyor onları. Cüce adam çocuktan ufak, manzarayı görmek için parmak uçlarına çıkıyor. Martılar her zamanki gibi vapurun ardına takılmış, ekmek ve simit peşinde. Üçü de hayretle, hayranlıkla ve gülerek izliyorlar bu su kuşlarını. Haydarpaşa’daki saatli binayı işaret ediyorlar birbirlerine. O sırada anlıyorum yüzlerinden, gözlerinden ve sözlerinden; bu, onların vapura ilk binişleri… Belki de İstanbul’a ilk gelişleri.

Vapura senelerce ağlayarak binmiş biri olarak onların bu hali, hayli ilgimi çekiyor. Onların her şeyi yeniden keşfi üçünü de çocuk yapıyor. Oysa ben bu deneyimi defalarca yaşadığım için yaşlı bir kadın gibiyim. Sahi kadın demişken… Bu erkeklerin kadınları neredeydi acaba? Veyahut kadınları var mıydı? Anneleri, kız kardeşleri, eşleri, halaları, teyzeleri? Bana öyle geliyor ki bu üç adam yalnız. Çocuk muhtemelen cüce olmayanın oğlu, cüce de çocuğun amcası falan. Aralarındaki bağın gücü dışarıdan bile seziliyor. Muhtemelen aynı evde falan yaşıyorlar. Belki de çocuğun annesi ölmüştü, kim bilir… Ama ne yaşamış olurlarsa olsunlar o sırada çok mutlular, kendilerine sorsanız belki de dünyanın en mutlu insanları…

Belki de memleketlerinden bir umutla “taşı toprağı altın” İstanbul’a göç ettiler. Ah, hiç kimse size söylemedi mi? O altın dedikleri, yaldızlı bir kaplama. Gide gele aşınıyor, altından da çakıldan değersiz bir taş çıkıyor. Ama rüyalarından uyanana kadar onları huzursuz etmeye hakkım yok. Hem belki sadece bir tanıdıklarını ziyarete geldiler ve bunu bir vapur gezisiyle taçlandırmak istediler.

Mavi yolculuk değil ki bu, günlerce sürsün… Yirmi dakika sonra vapur Sirkeci’ye varıyor. Ve bu üç adam benim varlığımın farkında bile olmadan vapurdan iniyorlar. Halbuki onlar tek tek, birey birey içime işliyorlar. Arkalarından ben de iniyorum. Vapurda duran zaman, tekrar canlanıyor ve hayatım eski ritmine geri dönüyor. Babıâli yokuşunu hızla çıkmaya başlıyorum…

Tuğçe Ayteş

18 Ocak 2009 Pazar

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury

FAHRENHEIT 451 – RAY BRADBURY


Fahrenheit 451, kitapların yanma ısısı.

1984 ve Cesur Yeni Dünya gibi anti-ütopyalardan daha az tanınsa da konu ve anlatım olarak hiç geride kalmayan bir kitap Fahrenheit 451. Yakın bir geleceği, itfaiyelerin ateş söndürmedikleri, aksine kitapları yakmakla görevli oldukları bir dönemi anlatıyor. Eser, sadece kitapseverlere değil, herkese hitap ediyor. Bir solukta rahatlıkla okunabilen, bir yandan da insanı düşüncelere sevk eden bir kitap.

Montag, büyük babası ve babasının mesleği olan itfaiyecilik mesleğini sürdürüyor. İhbarlar üzerine gittikleri adreslerde kitapları yakıyorlar. Pek çok kitap yok edilmiş, kimisinden de sadece birkaç kopya kalmış durumda. Montag’ın güzel bir karısı var. Çocukları yok, karısı çocuk yapmayı düşünmüyor. Zaten herkesin acelesi var ve kimsenin oyalanacak zamanı yok. Televizör insan hayatının en önemli parçası, hemen herkesin evinde en gelişmiş televizörlerden var. Kimse kitap okumuyor, kimse durup düşünmüyor, kimse kimseyle yüz yüze vakit geçirmiyor; herkes “mutlu”. Pek çok insanın eğlencesiyse intihar etmek ve cinayet işlemek haline gelmiş. Ayrıca savaş da kapıda.

Böyle bir ortamda Montag, bir gün işten dönerken Clarisse’le karşılaşıyor. Clarisse on yedi yaşında, “garip” bir kız. Diğer insanların aksine onun acelesi yok, yaşadığı anların ve doğanın tadını çıkartmaya bayılıyor. Montag bu ilginç kızla karşılaşmayı dört gözle bekler oluyor. Clarisse Montag’ın ufkunu açıyor. (Diğer insanlara kıyasla Montag’ın ufku açılmaya da meyilli zaten.) Ve Montag’a mutlu olup olmadığını soruyor. Montag bu konu üstünde kafa yormaya başlıyor. Sonunda hiç mutlu olmadığının farkına varıyor. Bütün zamanının boşa geçtiğini hissediyor, karısıyla hiçbir paylaşımlarının olmamasına hayıflanıyor. Bir gün yakacakları kitaplardan bir tanesini saklıyor. Evinde gizli gizli okumaya başlıyor. Bir yandan yaşadığı değişiklikleri paylaşmak istiyor, diğer yandan da çalıştığı itfaiyenin başındaki Beatty ve yeni geliştirilen Elektrikli Tazı’ya yakalanmaması gerekiyor. Montag’ın rahat ve “mutlu” bir hayatla tedirgin ama düşünebildiği ve özgür olduğu bir hayat arasında seçim yapması gerekecek.


Mutlu olmak ya da olmamak…

Rahat rahat yaşamak varken pek çok insan bazı kişilerin neden kitap okuduğunu, neden hep bir şeylerle mücadele etmeye çalıştığını anlamazlar. Romanda da Montag, karısı Milred’e yangından sakladığı kitabı gösterip ondan bölümler okumaya kalkıyor. Ama günlerini televizör karşısında geçirip akşamları da uyku ilacıyla uykuya dalan, zihnini geliştirecek hiçbir şey yapmamasından dolayı ciddi bir hafıza kaybı sorunuyla karşı karşıya olan Milred bunu kaldıramıyor, Montag’ın bu riske girmesini saçma buluyor, Montag’dan onu rahat bırakmasını istiyor. Yeni yeni uyanışa geçen Montag’ın cevabı durumu çok da güzel açıklıyor:

“Seni rahat bırakayım! Bütün bunlar çok iyi de, peki ben kendimi nasıl rahat bırakabilirim? Bizim rahat bırakılmaya ihtiyacımız yok. Ara sıra bir şeylerden gerçekten rahatsız olmamız gerekiyor. Ne zamandan beri gerçekten böyle rahatsız oldun? Önemli bir şeyler hakkında, gerçek bir şeyler hakkında.”

Montag, Clarisse’in ortadan kaybolmasıyla yapayalnız hissediyor. Faber adında bir adamı hatırlıyor, onun yardımcı olabileceğini düşünüyor. Faber, Montag’ın ufkunu daha da açan ikinci kişi. Montag, hayatında eksik olan bir şeylerin farkına vardığını anlatıyor. Herkes bir iki saatini kitap okumaya ayırsa hayatın daha güzel olacağına inanıyor. Faber sadece kitap okumanın yetmeyeceğine dikkat çekiyor; marifetin kitapları kuru kuru okumakta değil, onların içindeki ayrıntıları keşfedebilmekte olduğunu belirtiyor. Kitaplar “yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler”, yani yaşamın tozpembe olmadığını insanların yüzüne vururlar. Bu yüzden de kitaplardan nefret edilir ve korkulur. Kitap okurken gereken ikinci şey “boş zaman”dır. Montag gibi sen de şaşırabilirsin, boş zamandan âlâ ne var diye. Ama biraz düşününce gerçekten boş olan hiçbir zamanının olmadığını fark edersin. Mesela boş boş oturup televizör seyrederken aslında o sana ne düşünmen gerektiğini söyler, hem de aralıksız bir şekilde. “Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızlı sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.

“Bilgi güçtür.” Çok kereler de fazla bilginin hayati sonuçları olabilir. Peki kitap aşkı, bilme tutkunluğu için ölümü göze almaya değer mi? Montag kitap bulabilmek için yanıp tutuşuyor. Faber onun kendini riske attığını söylüyor. Montag’sa o zamana kadar yaşamının boşa geçtiğini düşündüğü için gözü kara bir halde “…eğer kaybedecek hiçbir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin,” diyor. Montag, kararlı görünüyor, ama bir yandan da Beatty onun beynini yıkamaya çalışıyor. Faber garantisi olmayan ama “en azından boğulursa sahile yüzerken boğulacağı” bir hayat önerirken, Beatty her zaman mutlu ve rahat olabileceği ve kitap yakmaya devam edebileceği bir hayat vaat ediyor.

Pek çok anti-ütopyada ve gelecekteki totaliter bir yönetimi anlatan belgeselde (aklıma gelenler Zeitgeist the Movie, Zeitgeist Addendum, vs) bizi dehşete sürükleyen bu senaryoların aslında bizim rızamızla seçileceği anlatılır. Fahrenheit 451’de de öyle. Faber, Montag’a “Halk okumayı kendi isteğiyle bıraktı… Artık çok az insan isyan etmeyi düşünüyor ve bunların bazıları da, benim gibi, kolaylıkla korkuyor,” der. Kitabı okurken Faber ve Beatty’nin konuşmalarını çizgi filmlerde omuzların üstünde durup ana karakterin fikrini etkilemeye çalışan melekle şeytana benzettim. Tabii ki hangisinin melek, hangisinin şeytan olduğu tartışılır. Beatty hep ikna çabası içinde ve onun iyiliğini düşünüyormuş hallerinde. Faber yeri geldiğinde acı konuşuyor ama kararın eninde sonunda Montag’ın kendi kararı olacağını vurguluyor. Ama Beatty konusunda yaptığı uyarı bence neden “rahat” bir hayatı seçmememiz gerektiğini açıklar nitelikte: “Fakat Yüzbaşı’nın, gerçeğin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı olan, katı ve durağan çoğunluk sürüsüne ait olduğunu unutmamalısın.”

İnsanlar böyle durağan bir hayat sürerlerken aslında arka planda bir savaş çıkmak üzeredir. Montag ufkunu açmaya çalıştığı karısına ve onun arkadaşlarına şiir okumaya çalışır, sonra laf gelip savaşa dayanır. Kadınların kocaları savaştadır, ama kadınlar hiç endişelenmemektedir. Kırk sekiz saat sürecek hızlı bir savaş olacağını söylerler. Gerçekten öyle olsa bile savaş kimse zarar görmeden bitebilecek midir? Kadınlardan bir tanesinin sözü şu an dünyanın bir yerlerinde savaş olurken hiçbir tepki göstermeyenlerin sarf edeceği niteliktedir: “Her zaman başkasını kocası ölür, derler.”

Fahrenheit 451, küçücük ama içi dopdolu bir kitap. Kitaplar hakkında bir kitap. Özgürlüklerin olmadığı ama özgürlüğü için savaşan birilerinin hep bulunduğu bir geleceği anlatan bir roman. Hem okurken hem de okuduktan sonra düşündüren bir eser, bence bir başyapıt.

Tuğçe Ayteş

8 Ocak 2009 Perşembe

Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar

Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yıllardır raflarda görür, merak eder ama okumamak için türlü bahaneler bulurdum. Ne bileyim, fiyatı pahalı gelirdi, ismi sembolik görünürdü falan filan. Geçenlerde bir arkadaşımın rafında görünce kaçacak delik kalmamıştı artık. Ben de derin bir nefes aldım ve başladım okumaya. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarının güncel konuları anlattığını ve akıcı dilleri olduğunu duymuştum. Ama bu kadarını aklımdan geçirmemiştim.


Hiçbir Yerin Adamı*

Romanı anlatan kişi Hayri İrdal, sıradan birisi. Kendisi de, ailesi de göz batan insanlar değil. Kendi hallerinde bir yaşam sürüyorlar başlarda. Baba faktörü Hayri İrdal’ın hayatını daha çok etkiliyor gibi. Hatta ileride Doktor Ramiz’in diyeceği üzere kendi babasını adamdan saymadığı için sürekli bir “baba arayışında”. Hayri İrdal gerçekten bir baba mı arıyor tartışılır, ama kendisinin bir arayışta olduğu, karşılaştığı insanlara veya fırsatlara tutunacak dal bulmuş gibi kapılan, cesaretten ve hedeften yoksun birisi.

Hayri İrdal’ın evinde annesinin Mübarek adını taktığı bir saat var. Romanın en haysiyetli kahramanı da bu saat aslına bakılırsa; bir insan gibi anlatılıyor, Mübarek’in herkesten ilgi ve saygı görmesi de cabası. Karakterle ne kadar farklı olursa olsun görüşleri bir şekilde bu saatle kesişiyor. Hayri İrdal da hayatının bu saat tarafından yönetildiğini hissediyor. Ayrıca onun saatleri ayarlama hassaslığının da çıkış noktası.

Hayri İrdal’ın hayatına pek çok kişi giriyor. (Bu kişilerin hayatına girme sırası ayrıca günümüz değerlerinin değişme sırasıyla da paralel gidiyor.) Bunlardan bazıları: Nuri Efendi, kendi halinde bir saat tamircisi, sadece işini yapıyor. Hayri İrdal onun yanında çıraklık yapıyor, hazin bir şekilde ayrılmak durumunda kalıyor. Seyid Lûtfullah, sahte bir şeyh aslında. Hayri İrdal ve çevresindeki pek çok kişiyi akıldışı beyanatlarıyla etkiliyor, insanların dini inançlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Elde edebileceklerini aldıktan sonra yapacağı malum aslında, ama onu benden değil romandan okuyun. Abdüsselâm Efendi var bir de, ilk karısı Zeynep’in insana hasret babası. Hayri İrdal, Abdüsselâm Efendi’nin yoğun ilgisinden bunalsa da kendi kararlarını vermekten aciz olduğu için onun yanından ayrılamıyor. Sonuçta ilk çocuğunun adını bile kendi koyamıyor.

Daha sonra halası (daha doğrusu halasının kırdığı bir ceviz) yüzünden dava ediliyor. Onun akıl sağlığını tetkiki için memur edilen Doktor Ramiz ise tam bir psikanalist. Hayri İrdal, Seyid Lûtfullah gibi tamamen dine yaslanan bir adamdan sonra Doktor Ramiz gibi sadece bilimin dediklerini sayan bir insanla da tanışmış oluyor. Doktor Ramiz, Hayri İrdal’la mesleğinde ilerleyebilmek için davanın düşmesinden sonra da ilişkisini sürdürmeye çalışıyor. Hayri İrdal’ın hastalığının teşhisinin “babasını beğenmemesi” olduğunu söylüyor ve o ne anlatsa nedenlerini buna bağlıyor.

Hayri İrdal özel hayatında da huzuru bulamamış biri. İlk karısı Zeynep’i çok seviyor ama Zeynep ardında iki çocuk bırakarak ölüyor. İkinci karısı Pakize’yle Doktor Ramiz sayesinde tanışıyorlar. Pakize kendini Hollywood yıldızı zannediyor. Büyük baldızı çirkin sesine rağmen şarkıcı olmak istiyor. Küçük baldızı güzellik kraliçesi olmaya uğraşıyor. Hayri İrdal’se bunlara anlam veremiyor. Hayri İrdal’ın çocukları kendi deyişiyle Zeynep’e çekmişler. Kızı kardeşini bu sefaletten kurtarmak için bir ara kaba ve çirkin biriyle evlenmeye bile niyetleniyor. Ahmet’se büyüdüğünde babasının yolundan gitmiyor, en azından kendisine bir hedef belirliyor.

Hayri İrdal, Doktor Ramiz’le birlikte gittiği bir kahvede çeşitli insanlarla tanışıyor. Bunların arasında aydın insanlar da var. Hayri İrdal bir de ispiritizma cemiyetine giriyor, daha doğrusu din ve bilimin ardından ispiritizmaya da sürükleniyor. Burada da pek çok insanla tanışıyor. O sıralarda zengin ve güzel bir hanım olan Selma Hanım’a âşık oluyor. Ama kendisinin paspal görüntüsünün Selma Hanım’ı hiç cezbetmediğinin farkında.


Çok Laf, Az İş

Romana adını veren Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün fikir babası Halit Ayarcı. Şu ana kadar fark edilmesiyse soyadlarına şöyle bir bakarsak: Lûtfullah – Allah’ın lütfu, Ramiz – İşaretlerle, simgelerle gösteren. Ayarcı’nın anlamı apaçık ortada. Ama saat ayarı yaptığını düşünüyorsanız yanılırsınız. Bu adam, insanları ayarlıyor. Evet, aynı saatler gibi. Böylece her şeyin kendi cihetinde tıkırında gitmesini sağlıyor. Tam bir kapitalist sistem insanı aslında. Ne idüğü belirsiz bir şirket kuruyor, bunun adına Saatleri Ayarlama Enstitüsü adını veriyor. Burada bir sürü çalışanı işe alıyor; işe aldıklarının hayatta tutunamamış, her rüzgârda savrulan tipler olmasına özen gösteriyor. İlhamını Hayri İrdal’dan alıyor, Hayri İrdal’ı kahraman ilan ediyor, onun çevresinde magazinsel bir dünya yaratıyor. Hayri İrdal bu sırada çok para kazanmaya başlıyor. Hiçbir iş yapmadığı halde kendini bir şey yapıyor zannediyor. Etraf da onu öyle görüyor, daha önce onu beğenmeyenler iltifat etmeye doyamıyorlar, Semra Hanım dahil. Hayri İrdal bir ara kendi özünden uzaklaştığını hissediyor. Ama Halit Ayarcı’nın ayarlarından yakayı sıyırabilmek ne mümkün… Adam, Hayri İrdal’ın huysuz halasını bile kafalayabilecek nitelikte.

Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın başına bir sürü iş açıyor. Ama bunlardan en komiği ama aslında en vahimi de Ahmet Zamanî hakkında Hayri İrdal’ın yazmak zorunda olduğu kitap. Ayrıntıları verip de romanın zevkini kaçırmak istemem. Ama şunu da sormadan duramayacağım: Tarih yazımı nedir, ne kadar nesneldir?

Bu kitapta her türden insan, hatta hayatın kendisi var. Sadece kendi işini yapanlar, dini sömürenler, sadece bilimi esas alanlar, ruh çağıranlar, az işle çok para kazanmaya çalışanlar, her şekilde yolunu bulanlar, insanları kullananlar, kendini kullandıranlar, her akıma kapılanlar ve az da olsa kendi değerlerinden vazgeçmeyip idealleri doğrultusunda ilerleyenler…

Romandaki esprili dil yer yer güldürüyor. Hayri İrdal’ın, halasının mirasına konmak isteyen babasının başına gelenler bile başlı başına romanı okumak için bir sebep. Ayrıca “çişi gelen çocuk gibi iki yana sallanan” benzeri mizahi tabirler de tadından yenmeyen bu romana daha da lezzet katan unsurlardan.

Şahsım adına konuşayım: Artık Hüseyin Rahmi’nin romanlarından önce aklıma Saatleri Ayarlama Enstitüsü geliyor. Arkadaşın rafında Huzur da vardı. O da bir dahaki gidişimde…


* Hayri İrdal karakteri için bence en uygun tarif The Beatles’ın Nowhere Man (Hiçbir Yerin Adamı) geçiyor: O gerçekten hiçbir yerin adamı / Hiçbir yer ülkesinde oturan / Hiçbir yer planlarını yapan / Hiç kimse için.