İçinde bulunduğumuz dönem “Bilgi/Bilişim Çağı” olarak adlandırılıyor. Artık istediğimiz ‘bilgi’ye bir tık yardımıyla ulaşabiliyoruz. Artık herkes bilgili. Ne güzel değil mi? Zamanında “Tek bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrat da pek cahilmiş! Hem ne gerek var öyle uzun uzun düşünüp de böyle havalı laflar etmeye? Hayat nasılsa berbat, anı yaşamak gerek. Umut, inanç aptalların işi. Bütün kavramları parçalayıp sonuna bir ‘-izm’ ekleriz, oldu bitti. İşte hayat bu...
Günümüzde tüketim toplumu, popüler kültür, postmodernizm gibi kavramlar havada uçuşuyor. İşin özü; her şeyi küçücük lokmalara ayırmak, kolayca yutmak, tadını da kolayca unutmak. Etrafta “Ah, nerede o eski günler?” diyenlerle hayattan hiç zevk almayanları görmekte artık hiç zorlanmıyoruz. Toplumlarda gelir dağılımları gittikçe daha da dengesizleşiyor. Fakir olan, çalışamayan kesim zaten her geçen gün daha kötüye gidiyor. Ama çalışıp “hayatını kazanan” kesimin de aslında iyiye gittiği söylenemez. İyi bir yaşam için para kazanılır, para kazanmak için sabahtan akşama kadar (bir şeyler üretmekten uzak) çalışılır, sonra da o parayı harcayacak vakti bile bulamayıp bankalara yatırılır. “Hayatımı kazanayım” derken aslında hayatta bazı şeyler kaybedilir. İnsanlar hep daha fazlasına sahip olmak isterken artık elindekilerle mutlu olmayı unutur. Bazı insanlar da inatla bu sisteme girmediklerini, gidişata karşı olduklarını söyler dururlar; çoğunlukla da bir içki masasında “laf”tan öteye gidemeyip öteye beriye girdikleri borçlarla tam da sistemin istediği gibi kayıp ve bağımlı bir birey haline geldiklerini fark etmezler bile. İnsanların çoğunluğu böyle iken hâlâ hayattan zevk almayı başarabilen, hâlâ küçücük şeylerde bile anlam bulabilen insanlar da “rasyonel” düşünmemekle suçlanırlar.
Nasıl bu hale geldik peki? Pek çoğumuzun hayranlık duyduğu “modern” Batı uygarlığı sayesinde diye kestirip atmak haksızlık olmaz herhalde. Yüzyıllardır dantel gibi işledikleri politikalarının meyvelerini şimdilerde güzel güzel topluyorlar. Bilerek geri tuttukları Doğu uygarlığını ise geliştireceklerini de söylemeden geçmiyorlar. Halbuki ilk insanlar Afrika’da, ilk uygarlıklar Mezopotamya’da ortaya çıkmış. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Yahu, madem ilk uygarlıklar Doğu’da çıkmış, Batı atı alana kadar Doğu’nun çoktan Üsküdar’ı geçmiş olması gerekmez mi?” diye sormuyor. Sormadıkça, soruşturmadıkça, araştırmadıkça boyun eğiyor, kabulleniyor, susuyoruz.
Böyle olmaması gerektiğine dair örnekleri felsefeden vereceğim. Türkiye’deki üniversitelerin felsefe bölümleri genelde Batılı felsefecilerin ağırlıkta olduğu bir eğitim veriyor. Doğu felsefesinde Batılı anlamda sistematik düşünce tarzı olmadığı için derslerde çok fazla tercih edilmeyip öğrencilerin ilgisine bağlı olarak kalıyor genelde. İlgilenince de anlaşılıyor ki Doğu felsefesinde öyle “-izm”ler falan yok, bütünsel bir düşünce tarzı var. (Son günlerde sıkça duyduğumuz Sufizm de Batı’da uydurulmuş bir terim. “Tasavvuf”la gerçekten ilgilenen kişiler bu terimi kullanmaktan kaçınırlar. Tasavvuf da zaten bir akım, bir bilgi çeşidi değil, “bütünlüğün” farkına varılmasıdır. Aslında felsefe de değildir ya neyse.) Batı’da da farkında olarak veya olmayarak Doğu felsefesi esintileri içeren eser veren filozoflar da mevcut. Schopenhauer ‘hayatın acı çekmek’ olduğunu söylerken onun mazoşist olduğuna kanaat getirmeyip birazcık felsefesinin arkasını kurcalarsanız Budizm’i bulursunuz. Günümüz karamsarlarının bunalıma girmekte kullandıkları gözde filozof Nietzsche’nin de “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ü bence yazılmış en umut dolu eserlerden biridir; “üstün insan”a erişebilmek için geçilen basamaklar (deve, aslan, çocuk) Doğu’daki kişisel gelişme/ilerleme anlayışına benzer. Bir de her yerde resimli baskılarıyla birçok kişinin hayal gücünü süsleyen Kama Sutra’yı “gerçekten” okuduğunuzda Doğu uygarlığının erotizmi de nasıl felsefe haline getirdiğine şahit olursunuz.
Örnekler elbet çoğaltılabilir ama özetlemek gerekirse insanın doğasına asıl uygun olan, oldukça gelişmiş ve zengin bir düşünce sistemi, bir uygarlık Doğu’da zaten mevcut. Niye ayrı ayrı Doğu ve Batı diye bu kadar bahsettiğime gelince işte tam da bu yüzden. Bunu siyasetle değil de güncel hayattaki ve felsefi yönüyle ele almak istedim. Örnek olması gereken bizlerken örnek alan taraf olmak açıkçası gücüme gidiyor. Kendimizi Batı’nın ellerine bıraktık, bizi oyun hamuru gibi yoğurup istedikleri şekli vermeye çalışıyorlar. Öyle bize bayıldıkları için de değil, daha önce söylediğim gibi yüzyıllardır uyguladıkları politikalar gereği… “Ama onlar bizden ileri” diyenlerin de, bu uygarlıkta gelmiş geçmiş büyük bilim adamlarını, filozofları ve edebiyatçıları, sanatçıları bir kenara bıraktım; en başta kendilerine haksızlık ettiğini düşünüyorum.
En başta tarif ettiğim, insanları mutsuzluğa, umutsuzluğa sürükleyen yaşam tarzından kurtulmanın yolunun da Doğu felsefesinden geçtiğine inanıyorum. Kavramları parçalamak yerine artık birleştirip bütünleştirmenin zamanı geldi geçiyor. Doğu düşüncesinin temelinde de aslında bu var. Günümüzde bu alanda basılan kitap sayısını arttı. Tasavvuf olsun, Budizm olsun, Endülüs ve İran edebiyatı olsun… Bu eserlere erişimin kolaylaşması aslında sevindirici. Ama bu, beni ister istemez korkutuyor da. Mevlana’nın herkese açık olan kapısı temenni ederim ki aşınmaz ve umarım “Sufizm”in adı öyle kalıp da insanların “Bugün bir çiçek kokladım. Komşunun çocuğuna sarıldım…” diye bir kenarlara yüzeysel notlar alarak ardından kâbus görmemek için anti depresanını içip yatan insanların akımı haline gelmez.
0 yorum:
Yorum Gönder