Resimli internet edebiyat dergisi MaviMelek (http://www.mavimelek.com/), artık İngilizce olarak da okunabilecek. İşte duyuru metni:
Welcome to MaviMelek English Pages!
Pages you are about to read are an anthology of works that were previously published in MaviMelek. The more our translator contributers are, the more works in the anthology will be. In due course, our anthology will be broadened to include other languages else than English.Our aim is to spread our blueness to all parts of lands and seas that our angel's wings can ever reach. In a global world that limits have vanished, we know that being an online magazine passes through a multilingual form of communication. While our stories, poems and blueness shine, our biggest wish is to convey new voices to lovers of literature in other languages else than Turkish.Illustrated online lit-e-rature magazine MaviMelek, in these terms, is open to every kind of suggestions and contributions. Let us raise our voices together...
MaviMelek İngilizce Sayfalar'a hoş geldiniz!
Okuduğunuz sayfalar, MaviMelek'te daha önce yayınlanmış eserlerin bir seçkisidir. Çevirmen katılımcılarımız arttıkça, seçki sayımızı da artırmayı planladığımız bu çalışma, zaman içinde İngilizce'den başka dilleri de kapsayarak genişleyecektir. Amacımız; meleğimizin kanatlarının erişebildiği tüm kara ve deniz parçalarına maviliğimizi bulaştırmak. Sınırların kalktığı küresel bir dünyada, online bir dergi olmanın çok dilli bir iletişim biçiminden geçtiğini biliyoruz. Öykülerimiz, şiirlerimiz ve maviliğimiz ışık saçarken, Türkçe dışındaki farklı dillerdeki edebiyat severlere de yeni sesler ulaştırmak en büyük isteğimiz. Online resimli e-debiyat dergisi MaviMelek, bu anlamda her türlü öneriye ve katılıma açıktır. Gelin sesimizi birlikte çoğaltalım...
http://www.mavimelek.com/mavimelek_english_pages.htm
28 Aralık 2008 Pazar
24 Aralık 2008 Çarşamba
Foucault ve İktidar Kuramı
TARAFSIZ ÖZNE YOKTUR
Michel Foucault hakkında bir yazı yazmak için niyetlendiğimde elimde sadece bir biyografisi mevcuttu. Eserlerinden bir tanesini alıp biyografisinden sonra onun üstünden gitmek istedim. Onun en bilinen eserlerinden olan Deliliğin Tarihi, Cinselliğin Tarihi gibi kitapları pahalıydı. Ben de diğerlerine oranla daha ucuz olan Toplumu Savunmak Gerekir’i almak durumunda kaldım. Bu kitaptan önce kendisinin fazla anlatmadığı, göz önüne pek sermek istemediği hayatının öyküsünü okumaya başladım. Bir yerinde Foucault, bir kitapçıda Raymond Roussel’ın bir kitabını görür, bu şahsiyeti tanımadığı için kitapçı tarafından da alaycı bakışlara maruz kalır. Gördüğü kitabı almak ister, ama kitapçı bunun “pahalı” olduğunu söyler ve aynı kişinin başka bir kitabını uzatır. Ve Foucault, Roussel üzerine bir kitap yazar. Bunu okuduktan sonra içimden, “Bu bir işaret!” dedim ve diğer kitabı okumak için kolları sıvadım.
Toplumu Savunmak Gerekir, Foucault’nun Fransız Üniversitesi’nde (Collége de France) 1975-76 döneminde verdiği derslerin notlarından ve ses kayıtlarından derlenerek oluşturulan bir kitap. Bu üniversitenin kürsüsünde ders verenlerin değişik bir tez ortaya atmaları gerekiyor. Foucault’nun derslerinde ise yoğun olarak iktidar ve hükümdarlık kuramı işleniyor. Barış döneminin aslında silahsız savaş dönemi, ırkçılığın da bir devlet politikası olduğu ve benzeri konular, düzenli bir şekilde her ders bir adım öteye taşınıyor.
Bana Foucault’nun aktivist yönüyle ilgili epey ipucu verdiği için bu kitaptan memnun kaldım. Fakat kitabın yarısından fazlası Avrupa tarihi üzerine. Fransa, Galyalılar, Germenler ve Romalılara çokça yer verilmiş. Tabii ki bu yanıyla Avrupa tarihinde oldukça yetkin olduğunu söyleyebilirim. Ancak Avrupa merkezci bir yapıt olduğu izleniminden de kurtulamıyor insan.
Foucault’nun yaşamını anlatmak gibi bir niyetim yok. Günümüzde dünyada olup bitenlere göz atınca Foucault’nun iktidar kuramının üstünde durmanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.
Hükümdarlık kuramında, insanların başında bir kral veya derebeyi gibi bir yönetici bulunur. Bunu insanlar seçmez. Ama bu yönetici, o insanların hayatına müdahale etme hakkına sahip görür kendini. Bu kuramda, insanların malları ve zenginliği sömürülür. “Vergi ve borç sistemi”yle uygulanır. Ama Foucault, günümüzde bunun değiştiğini ve artık iktidar kuramının geçerli olduğunu belirtiyor. İktidar kuramında, bireyler kendilerini yönetme hakkını iktidara kendi rızalarıyla verirler. Yani, iktidar tek tek her bireyi temsil etme hakkına sahiptir. Bu kuramda ise bireylerin emeği ve zamanı sömürülür. “Bu yeni iktidar mekaniği öncelikle, toprak ve bunun verdiği üründen çok, bedenler ve bedenlerin ne yaptığıyla ilgilenir.” “Gözetleme” yoluyla uygulanır.
Saplantılı bir şekilde taktığım roman Momo’da (Michael Ende) bence bu iktidar kuramı yalın bir şekilde anlatılmıştır: Duman adamlar, şehirlerden başlayarak insanları gözetlerler ve her birine giderek zamanlarını boşa harcadıkları konusunda onları kandırırlar. Daha sonrasında ise, kandırılan bu insanlar zamanlarını hep çalışarak harcarlar. Duman adamlar da bu zamanları çalarlar. Çaldıkça da güçlenir ve çoğalırlar. Aynı Foucault’nun bahsettiği gibi.
Bu iktidar bir “normalleştirme toplumu” yaratır. Hukuk bunu yasal yollardan sağlar. Foucault bunun görünürde şiddet uygulanmadan gerçekleştiğini belirtiyor. Foucault’ya göre, iktidar aykırı olanların topluma kazandırılma sürecinden çıkar sağlar. Önemli olan Foucault’nun deyişiyle “dışlamanın yöntemi ve tekniğidir”. Mesela akıl hastaları, akıl hastanelerinde tedavi altına alınır, suçlular hapishanelerde rehabilite edilir, öğrencilere okullarda belirli bir eğitim verilir. Foucault, zaten akıl hastanelerinin, hapishanelerin ve okulların aynı mantıkla işlediğini savunur. Hepsinde de birey kendini temsil etme hakkından yoksundur, kendinden yukarıda bir kontrol mekanizmasına uymak zorundadır. Bunun için hep “gözetleme” söz konusudur. Sadece bu yerlerde değil, toplumun geri kalanında da durum bundan farklı değildir aslında. Ama onlar zaten normaldir ve bu kontrol mekanizmasını hemen hemen hiç sorgulamazlar.
Foucault’nun bu bahsettikleri, edebiyat ve sinema dünyasını epey meşgul etmiş, daha önce de akıllara gelmiş. Edebiyat eserlerinden 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) ve Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) şu an aklıma gelenlerden. Filmlerden de Karanlık Şehir (Dark City) ve belki bu filmden sonra (çok hazzetmesem de) Matrix serisi, Azınlık Raporu (Minority Report), V For Vendetta örneklerini verebilirim. Bu eserlerin hepsinin ortak özelliği olarak bu iktidarın bireyler üstünde baskısını iyice artırıp en ufak aykırılığa bile tahammülün olmadığı uzak bir gelecek ve olası dünyalardan bahsettiğini söyleyebilirim. Zeitgeist The Movie adlı belgeselde ise ilginç bir husustan bahsedilir: “(Çipli kimlik kartları bahsinde) Bunların hiçbirisi zorla olmayacak. İnsanlar bunları kendileri talep edecekler.” Çünkü böylece kendilerinin güvende olduğunu hissedecekler.
İktidarın Dışlanmış Öznelere İhtiyacı Var
Foucault hukuk dışında bilimin de iktidarın araçlarından biri olduğunu savunuyor, bundan “tıbbileştirme” diye söz ediyor. Akıl hastaneleri örneğinde bu oldukça bariz. Sürekli bir tedavi hali söz konusu. Foucault’nun önceden de bahsettiği üzere iktidarın dışlanmış öznelere ihtiyacı var, çünkü kapitalist sistemde ekonomik düzen böyle işliyor. Foulcault’nun örnekleri delilik ve cinsellik ağırlıklı, ayrıca dışlanmayı deliler ve suçlular üzerinden anlatmış. Ama bence toplum normlarına uymadığı düşünülen, daha da sık rastladığımız ve o kadar da göze batmayan örnekler var. Mesela:
- İnsanlar sağlıksız yiyeceklerle şişmandan da öte obez hale geldi. Toplumda zayıflığın makbul olduğu dayatıldı. Şimdi de diyet programları, spor salonları ve biyolojik gıdalar ortaya sürülüyor. Yani, alınan kilolar geri satılıyor.
- Yine sağlıksız gıdalar ve doğanın kimyasallarla zehirlenmesi sonucu bozulan hormonlar tedavi edilmeye çalışılıyor. Bunun üstüne bir de epilasyon merkezleri de ekleniyor (“istenmeyen tüyler” hormon değişikleriyle daha da istenmez hale geldiği için).
Foucault, bilimin iktidarın bir aracı haline gelmesinden söz ederken Darwin’in evrim teorisinin de adı geçiyor. İktidar barış zamanı dahi çatışmanın devam etmesi için ırkçılığa başvuruyor. Foucault bunun toplumun, “iki ayrı ırk” değil, aynı ırkın “üst-ırk” ve “alt-ırk” olarak kutuplaştırılması yoluyla olduğunu söylüyor. (Tam olarak adı verilmese de) Sosyal Darwinizm, bazı ırkların diğer ırklardan üstün olduğunu savunur. Darwin’in kendisinin bilimsel araştırmalarını yaparken iyi niyetli olduğunu, aynı Nietzsche’nin efendi-köle diyalektiği gibi kurban gittiğini düşünüyorum.
Foucault bütün bunlara karşı ne yapılabileceğini değil, tarihsel örgüyü anlatıyor. Böylece o sırada onu dinleyenler veya daha sonra notlarını okuyanlar zaten kararı kendileri verebiliyor. Yalnız bir yerde bence ipucunu vermiş; “Tarafsız özne yoktur,” diyerek. Bana göre, kişisel olarak öncelikle yapılabilecekler iktidarı ve araçlarını, gelenekleri, bilimi, medyayı, okulları vs sorgulamakla başlıyor; sonra da mümkün olduğunca “normalleşmemeye” çalışmak ve dünyayı paylaştığımız diğer insanlarla yüzeysel ayrımlara takılmamak gerekiyor.
Tuğçe Ayteş
Michel Foucault hakkında bir yazı yazmak için niyetlendiğimde elimde sadece bir biyografisi mevcuttu. Eserlerinden bir tanesini alıp biyografisinden sonra onun üstünden gitmek istedim. Onun en bilinen eserlerinden olan Deliliğin Tarihi, Cinselliğin Tarihi gibi kitapları pahalıydı. Ben de diğerlerine oranla daha ucuz olan Toplumu Savunmak Gerekir’i almak durumunda kaldım. Bu kitaptan önce kendisinin fazla anlatmadığı, göz önüne pek sermek istemediği hayatının öyküsünü okumaya başladım. Bir yerinde Foucault, bir kitapçıda Raymond Roussel’ın bir kitabını görür, bu şahsiyeti tanımadığı için kitapçı tarafından da alaycı bakışlara maruz kalır. Gördüğü kitabı almak ister, ama kitapçı bunun “pahalı” olduğunu söyler ve aynı kişinin başka bir kitabını uzatır. Ve Foucault, Roussel üzerine bir kitap yazar. Bunu okuduktan sonra içimden, “Bu bir işaret!” dedim ve diğer kitabı okumak için kolları sıvadım.
Toplumu Savunmak Gerekir, Foucault’nun Fransız Üniversitesi’nde (Collége de France) 1975-76 döneminde verdiği derslerin notlarından ve ses kayıtlarından derlenerek oluşturulan bir kitap. Bu üniversitenin kürsüsünde ders verenlerin değişik bir tez ortaya atmaları gerekiyor. Foucault’nun derslerinde ise yoğun olarak iktidar ve hükümdarlık kuramı işleniyor. Barış döneminin aslında silahsız savaş dönemi, ırkçılığın da bir devlet politikası olduğu ve benzeri konular, düzenli bir şekilde her ders bir adım öteye taşınıyor.
Bana Foucault’nun aktivist yönüyle ilgili epey ipucu verdiği için bu kitaptan memnun kaldım. Fakat kitabın yarısından fazlası Avrupa tarihi üzerine. Fransa, Galyalılar, Germenler ve Romalılara çokça yer verilmiş. Tabii ki bu yanıyla Avrupa tarihinde oldukça yetkin olduğunu söyleyebilirim. Ancak Avrupa merkezci bir yapıt olduğu izleniminden de kurtulamıyor insan.
Foucault’nun yaşamını anlatmak gibi bir niyetim yok. Günümüzde dünyada olup bitenlere göz atınca Foucault’nun iktidar kuramının üstünde durmanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.
Hükümdarlık kuramında, insanların başında bir kral veya derebeyi gibi bir yönetici bulunur. Bunu insanlar seçmez. Ama bu yönetici, o insanların hayatına müdahale etme hakkına sahip görür kendini. Bu kuramda, insanların malları ve zenginliği sömürülür. “Vergi ve borç sistemi”yle uygulanır. Ama Foucault, günümüzde bunun değiştiğini ve artık iktidar kuramının geçerli olduğunu belirtiyor. İktidar kuramında, bireyler kendilerini yönetme hakkını iktidara kendi rızalarıyla verirler. Yani, iktidar tek tek her bireyi temsil etme hakkına sahiptir. Bu kuramda ise bireylerin emeği ve zamanı sömürülür. “Bu yeni iktidar mekaniği öncelikle, toprak ve bunun verdiği üründen çok, bedenler ve bedenlerin ne yaptığıyla ilgilenir.” “Gözetleme” yoluyla uygulanır.
Saplantılı bir şekilde taktığım roman Momo’da (Michael Ende) bence bu iktidar kuramı yalın bir şekilde anlatılmıştır: Duman adamlar, şehirlerden başlayarak insanları gözetlerler ve her birine giderek zamanlarını boşa harcadıkları konusunda onları kandırırlar. Daha sonrasında ise, kandırılan bu insanlar zamanlarını hep çalışarak harcarlar. Duman adamlar da bu zamanları çalarlar. Çaldıkça da güçlenir ve çoğalırlar. Aynı Foucault’nun bahsettiği gibi.
Bu iktidar bir “normalleştirme toplumu” yaratır. Hukuk bunu yasal yollardan sağlar. Foucault bunun görünürde şiddet uygulanmadan gerçekleştiğini belirtiyor. Foucault’ya göre, iktidar aykırı olanların topluma kazandırılma sürecinden çıkar sağlar. Önemli olan Foucault’nun deyişiyle “dışlamanın yöntemi ve tekniğidir”. Mesela akıl hastaları, akıl hastanelerinde tedavi altına alınır, suçlular hapishanelerde rehabilite edilir, öğrencilere okullarda belirli bir eğitim verilir. Foucault, zaten akıl hastanelerinin, hapishanelerin ve okulların aynı mantıkla işlediğini savunur. Hepsinde de birey kendini temsil etme hakkından yoksundur, kendinden yukarıda bir kontrol mekanizmasına uymak zorundadır. Bunun için hep “gözetleme” söz konusudur. Sadece bu yerlerde değil, toplumun geri kalanında da durum bundan farklı değildir aslında. Ama onlar zaten normaldir ve bu kontrol mekanizmasını hemen hemen hiç sorgulamazlar.
Foucault’nun bu bahsettikleri, edebiyat ve sinema dünyasını epey meşgul etmiş, daha önce de akıllara gelmiş. Edebiyat eserlerinden 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) ve Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) şu an aklıma gelenlerden. Filmlerden de Karanlık Şehir (Dark City) ve belki bu filmden sonra (çok hazzetmesem de) Matrix serisi, Azınlık Raporu (Minority Report), V For Vendetta örneklerini verebilirim. Bu eserlerin hepsinin ortak özelliği olarak bu iktidarın bireyler üstünde baskısını iyice artırıp en ufak aykırılığa bile tahammülün olmadığı uzak bir gelecek ve olası dünyalardan bahsettiğini söyleyebilirim. Zeitgeist The Movie adlı belgeselde ise ilginç bir husustan bahsedilir: “(Çipli kimlik kartları bahsinde) Bunların hiçbirisi zorla olmayacak. İnsanlar bunları kendileri talep edecekler.” Çünkü böylece kendilerinin güvende olduğunu hissedecekler.
İktidarın Dışlanmış Öznelere İhtiyacı Var
Foucault hukuk dışında bilimin de iktidarın araçlarından biri olduğunu savunuyor, bundan “tıbbileştirme” diye söz ediyor. Akıl hastaneleri örneğinde bu oldukça bariz. Sürekli bir tedavi hali söz konusu. Foucault’nun önceden de bahsettiği üzere iktidarın dışlanmış öznelere ihtiyacı var, çünkü kapitalist sistemde ekonomik düzen böyle işliyor. Foulcault’nun örnekleri delilik ve cinsellik ağırlıklı, ayrıca dışlanmayı deliler ve suçlular üzerinden anlatmış. Ama bence toplum normlarına uymadığı düşünülen, daha da sık rastladığımız ve o kadar da göze batmayan örnekler var. Mesela:
- İnsanlar sağlıksız yiyeceklerle şişmandan da öte obez hale geldi. Toplumda zayıflığın makbul olduğu dayatıldı. Şimdi de diyet programları, spor salonları ve biyolojik gıdalar ortaya sürülüyor. Yani, alınan kilolar geri satılıyor.
- Yine sağlıksız gıdalar ve doğanın kimyasallarla zehirlenmesi sonucu bozulan hormonlar tedavi edilmeye çalışılıyor. Bunun üstüne bir de epilasyon merkezleri de ekleniyor (“istenmeyen tüyler” hormon değişikleriyle daha da istenmez hale geldiği için).
Foucault, bilimin iktidarın bir aracı haline gelmesinden söz ederken Darwin’in evrim teorisinin de adı geçiyor. İktidar barış zamanı dahi çatışmanın devam etmesi için ırkçılığa başvuruyor. Foucault bunun toplumun, “iki ayrı ırk” değil, aynı ırkın “üst-ırk” ve “alt-ırk” olarak kutuplaştırılması yoluyla olduğunu söylüyor. (Tam olarak adı verilmese de) Sosyal Darwinizm, bazı ırkların diğer ırklardan üstün olduğunu savunur. Darwin’in kendisinin bilimsel araştırmalarını yaparken iyi niyetli olduğunu, aynı Nietzsche’nin efendi-köle diyalektiği gibi kurban gittiğini düşünüyorum.
Foucault bütün bunlara karşı ne yapılabileceğini değil, tarihsel örgüyü anlatıyor. Böylece o sırada onu dinleyenler veya daha sonra notlarını okuyanlar zaten kararı kendileri verebiliyor. Yalnız bir yerde bence ipucunu vermiş; “Tarafsız özne yoktur,” diyerek. Bana göre, kişisel olarak öncelikle yapılabilecekler iktidarı ve araçlarını, gelenekleri, bilimi, medyayı, okulları vs sorgulamakla başlıyor; sonra da mümkün olduğunca “normalleşmemeye” çalışmak ve dünyayı paylaştığımız diğer insanlarla yüzeysel ayrımlara takılmamak gerekiyor.
Tuğçe Ayteş
Etiketler:
Foucault,
iktidar,
Toplumu Savunmak Gerekir,
özne
Momo - Michael Ende
Küçük bir kız düşünün; kimilerine göre sekiz, kimilerine göre on iki yaşında. Bir ailesi, yeri yurdu yok. Sahip olma hırsına sahip değil, terk edilmiş bir tiyatroda bir oyukta yaşıyor. Orada yaşayanlar doyuruyor kızın karnını. Seviyorlar Momo’yu, çünkü Momo gerçek bir insan. Ve hepsinden ötesi eşi benzeri bulunmaz bir dinleyici. İnsanların dertlerine konuşarak değil, dinleyerek çözüm buluyor. Herkes mutlu mesut, arkadaşlarıyla güzel vakit geçirmekte. Ama tabii ki bu böyle sürüp gitmez. “Duman adamlar”, kentlerden sonra bu küçücük yere sayfiye amaçlı gelmiyorlar. Bu insanları hayatlarını boşa harcadıklarını söyleyip kandırarak onların zamanlarını çalmak peşindeler. Çok geçmeden ahali onların zaman tasarrufu yalanlarına kanıp daha çok çalışma ve para kazanma hevesiyle arkadaşlarıyla vakit geçirmez olur. Buna en çok üzülense Momo olur haliyle. “Duman adamlar” Momo’yu da kandırabilecekler midir? Yoksa Momo tek başına ya da belki de umulmadık bir yardımla karşı koymaya çalışacak mıdır?
Michael Ende’nin bu eserini çocuk kitapları kategorisiyle sınırlamak büyük bir haksızlık olur. Kitabın anlattığı konu pek çok değme profesörün dahi üzerine kafa patlattığı bir şeydir aslında: Kapitalizme karşı çıkış. Ama Michael Ende bunu tumturaklı terimlerle yapmaz, fantastik bir öyküye çevirir. Hem de öyle akıcı ve samimi bir öykü olur ki bir başladığınızı, bir de bitirdiğinizi fark edersiniz. Momo’nun içinden beğendiğim unsurları aktarmak istemem. Zira kitabın içinde o kadar çok hoşuma giden öğe var ki bir başlarsam kitabın tamamını anlatmış olmaktan korkarım. Ancak şunu söylemeliyim ki Momo boyunu hayliyle aşan bir işe girişiyor.
Üniversitede, Sosyal ve Politik Felsefe dersinde öğretim görevlisi bize şu anda kafamıza göktaşı düşebileceğine inanıp inanmadığımızı sordu. Hemen hepimiz “Evet,” dedik. “Peki ya kapitalizmin yıkılması?” diye devam etti. Sınıftan mırıltılar yükseldi ve ortak cevap “Hayır,” oldu. Öğretim görevlisi bu yanıtı beklediğini ve çoğu kişinin böyle düşündüğünü belirtti. Halbuki dünya tarihinde göktaşı düşmesinden çok rejim değişikliği yaşanmıştı. Ona göre, insanlar bu sistem karşısında kendilerini çaresiz hissediyorlar ve artık bir değişimin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı.
İşte Momo da tam bu yüzden önemli. Naif bir dille küçücük bir kızın bile tepkisini ortaya koyabileceğini, değişiklik yapma gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Momo belki de şöyle haykırıyor: “Haydi, kendi elinizle teslim ettiğiniz zamanınızı almanın tam sırası!”
Michael Ende’nin bu eserini çocuk kitapları kategorisiyle sınırlamak büyük bir haksızlık olur. Kitabın anlattığı konu pek çok değme profesörün dahi üzerine kafa patlattığı bir şeydir aslında: Kapitalizme karşı çıkış. Ama Michael Ende bunu tumturaklı terimlerle yapmaz, fantastik bir öyküye çevirir. Hem de öyle akıcı ve samimi bir öykü olur ki bir başladığınızı, bir de bitirdiğinizi fark edersiniz. Momo’nun içinden beğendiğim unsurları aktarmak istemem. Zira kitabın içinde o kadar çok hoşuma giden öğe var ki bir başlarsam kitabın tamamını anlatmış olmaktan korkarım. Ancak şunu söylemeliyim ki Momo boyunu hayliyle aşan bir işe girişiyor.
Üniversitede, Sosyal ve Politik Felsefe dersinde öğretim görevlisi bize şu anda kafamıza göktaşı düşebileceğine inanıp inanmadığımızı sordu. Hemen hepimiz “Evet,” dedik. “Peki ya kapitalizmin yıkılması?” diye devam etti. Sınıftan mırıltılar yükseldi ve ortak cevap “Hayır,” oldu. Öğretim görevlisi bu yanıtı beklediğini ve çoğu kişinin böyle düşündüğünü belirtti. Halbuki dünya tarihinde göktaşı düşmesinden çok rejim değişikliği yaşanmıştı. Ona göre, insanlar bu sistem karşısında kendilerini çaresiz hissediyorlar ve artık bir değişimin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı.
İşte Momo da tam bu yüzden önemli. Naif bir dille küçücük bir kızın bile tepkisini ortaya koyabileceğini, değişiklik yapma gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Momo belki de şöyle haykırıyor: “Haydi, kendi elinizle teslim ettiğiniz zamanınızı almanın tam sırası!”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)