<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278</id><updated>2012-01-11T01:47:24.074-08:00</updated><category term='İngilizce'/><category term='Almanca'/><category term='düşünmek'/><category term='felsefe'/><category term='saraybosna'/><category term='mevlana'/><category term='göç'/><category term='Türk gazeteci'/><category term='gençlik'/><category term='canetti'/><category term='özne'/><category term='söyleşi'/><category term='Afşar Timuçin'/><category term='pratik'/><category term='Foucault'/><category term='işsizlik'/><category term='kitap fuarı'/><category term='okumak'/><category term='Alman'/><category term='kapitalizm'/><category term='blues'/><category term='1968'/><category term='martı'/><category term='cüce'/><category term='68'/><category term='vapur'/><category term='çocuk'/><category term='Server Tanilli'/><category term='savaş'/><category term='adam'/><category term='kitap'/><category term='yangın'/><category term='sinema'/><category term='tüyap'/><category term='şehir'/><category term='öğrenci'/><category term='iktidar'/><category term='deniz'/><category term='Michael Ende'/><category term='konya'/><category term='Momo'/><category term='Toplumu Savunmak Gerekir'/><category term='körleşme'/><category term='Fahrenheit 451'/><category term='kütüphane'/><category term='kültür'/><category term='Ray Bradbury'/><category term='yazmak'/><category term='gezi'/><category term='Türk'/><category term='ölüm'/><category term='elias'/><category term='distopya'/><category term='edebiyat'/><category term='itfaiye'/><category term='kapadokya'/><category term='Che Guevara'/><category term='Tarıq Ali'/><title type='text'>İnsan dünyada hayal ettiği ölçüde yaşar...</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>14</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-6972539556343358323</id><published>2011-12-28T23:18:00.000-08:00</published><updated>2011-12-29T00:36:08.394-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mevlana'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='konya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapadokya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gezi'/><title type='text'>Kapadokya Konya Arasında İki Gün</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-jVjk9Vp9jvA/TvwTZaRSkpI/AAAAAAAAAHY/Ld0BFP8Apk8/s1600/387723_10150430265937761_610762760_8434259_1592564636_n.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="132" src="http://3.bp.blogspot.com/-jVjk9Vp9jvA/TvwTZaRSkpI/AAAAAAAAAHY/Ld0BFP8Apk8/s200/387723_10150430265937761_610762760_8434259_1592564636_n.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gezmek için havaların ısınmasını ve bir hafta izin almayı bekleyenlerden misiniz? O zaman çok şey kaçırıyorsunuz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bir hafta sonunuzu ve bütçeyi çok sarsmayacak bir miktarı (hediyelik eşya ve yerel yemekleri görünce gözünüz dönmüyorsa tabii) ayırarak harika vakit geçirebilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Bir arkadaşımın önerisiyle kendimi Kapadokya-Konya turunda buldum. Esas amacımız Şeb-i Arus törenlerini dünya gözüyle görebilmekti. Katıldığımız tur normalde Cuma gecesi çıkışlı Pazar gecesi dönüşlü. Ama biz Şeb-i Arus’un son günlerinde gittiğimiz için Perşembe çıkıp Pazar sabahı döndük.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gezi otobüsümüz Kapadokya bölgesinin üç ili Aksaray, Niğde ve Nevşehir ile Konya’dan geçti. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İlk durağımız Ihlara Vadisi’ydi. İkinci gelişim olmasına rağmen benim için etkileyiciliğini koruyordu. Bizden önceki hafta gelen grup aşağı inerken kardan dolayı zor anlar yaşamışlar. Elimdeki makineyle hafif buzlu merdivenlerden aşağı yuvarlanmamak için kaplumbağa hızıyla inmem dışında bir sıkıntı yaşamadım.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Ihlara Vadisi’nde birçok kilise bulunuyor. Rehberimizi bizi bunların en meşhuru ve korunmuşu olan Ağaçaltı Kilisesi’ne götürdü. Kilisenin duvarlarında ve tavanındaki resimlerin her biri İncil’den bir sahneyi anlatıyordu. Oldukça yıpranmış olmalarına rağmen canlı renkler etkileyiciliklerini hâlâ koruyordu..&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Daha önce de beni çok etkilemiş olan yeraltı şehrine girdiğimizde Dünyanın Merkezine Yolculuk veya Zaman Makinesi’ndeki gibi, insan-benzeri bir toplulukla karşılaşacağım hissine kapılmaktan kendimi alamadım. Gerçi beklentileri yükseltmeye lüzum yok. Yerin o kadar altında havalandırması, ahırı, kileri ve daha birçok unsuruyla tam teşekküllü bir kent inşa edilmesi yeterince etkileyici zaten.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Yakınlardaki Güvercilik Vadisi ve (taşları kırmızımsı renkte olan) Kızıl Vadi’yi de gördük öğle yemeğine geçmeden önce.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Diğer bir durağımız olan Nar Krater Gölü benim de ilk kez gördüğüm muhteşem bir doğa harikasıydı. Göl değil de devasa bir ayna demek daha yerinde olur. Zira toprak ve çamlardan oluşan manzara kâğıt gibi yüzeyin üstüne bir kartpostal netliğinde yansıyordu.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Güzergâhımız üstünde olmadığı için Ürgüp Göreme’de içlerine girilebilen peribacalarını görmek kısmet olmadı ama adına efsane uydurulmuş Üç Güzeller peribacalarını yakından görme fırsatını elde ettik. O sırada deve gibi görünen başka bir peribacası bir dahaki gidişimizde hava şartlarından aşınarak ne şeklinde görünecek acaba?&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-DM_20TlYQl0/TvwUENS2buI/AAAAAAAAAHk/ZACjI2HOcqU/s1600/389825_10150430272227761_610762760_8434326_1300258422_n.jpg" imageanchor="1" style="clear: right; float: right; margin-bottom: 1em; margin-left: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="132" src="http://4.bp.blogspot.com/-DM_20TlYQl0/TvwUENS2buI/AAAAAAAAAHk/ZACjI2HOcqU/s200/389825_10150430272227761_610762760_8434326_1300258422_n.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;Hava kararmadan Kızılırmak’ta da fotoğraflarımızı çekebildik. Akarsu kazların hakimiyeti altındaydı. Uyumlu yüzüşleri ve yüksek sesli ötüşleriyle aşağımızdan geçerken insanlara alışkın olduklarını ima ediyorlardı adeta. &lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Gece kalacağımız otelin de bulunduğu Avanos’a geldiğimizde bir “kuruyemiş merkezi”ne uğradık. Çikolata kaplı kayısı ve sütle kavrulmuş kabak çekirdeği oraya özelmiş. Ama arkadaşımla normaldekinden daha az yağlı olması için süt ve pekmezde kavrulan kaju fıstığa meylettik, pişman olmadık.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Peribacalarında mola verdiğimizde çarşıda kapalı olduğu için bizi üzen Kapadokya şarapçısının üzüntüsünü Avanos’ta giderdik. Şıra, likör, kırmızı ve beyaz şarap seçenekleri vardı. Üzüm çok amaçlı leziz bir meyve!&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Avanos’un olmazsa olmazlarından biri de çömlekler. Öncelikle çömlek yapan ustayı seyrettik. Ustanın bilerek ortaya çıkardığı acayip şekilleri, tornaya çağrılan amatör hanım istemsiz olarak yapınca atölyeyi kahkahalar sardı tabii. Avanos çinileri ve çömlek yapımı hakkında bilgi aldıktan sonra “Burada hazır yapılmışları var” denildi ve geniş odalarda satılan güzel ürünlere baktık. Çoğu el yaktığı için pahada ve yükte hafif ama anlamda ağır seçeneklere yönelmek durumunda kaldık.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Beş yıldızlı güzel otelimizde yerleştikten sonra akşam yemeğinin ardından beş dakika uzaklıktaki bir mekânda Türk gecesine katıldık. Öyle bir yer ki tarihi eser şeklinde taştan inşa edilmiş, etrafta bilumum uygarlıktan kalma gibi görünen heykeller ve kabartmalar var, üstüne üstlük cep telefonları da çekmiyor. Turistlere yönelik hazırlanmış, zengin bir program izledik. Türkiye’den ve Kafkaslardan halk oyunları, canlı fasıl müzikleri ve elbette dansöz de bu programa dahildi.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Ertesi gün Konya Ovası’ndan henüz kalkmamış karların arasında yol alarak Konya’ya vardık. İlk olarak Mevlânâ Müzesi’ni, içinde bulunan Mevlânâ türbesini ve camiyi ziyaret ettik. (Son gün olduğu için muazzam bir kalabalık vardı her yerde. Bize verilen süre içinde müze içindeki bazı bölmeleri atlamak zorunda kaldık maalesef.) Ardından Şems-i Tebrizi türbesine de gittikten sonra gezinin en can alıcı etkinliğine geçebilirdik…&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Saat 14.00’da Mevlânâ Kültür Merkezi’ndeki gösteriye katılacaktık. Şansımıza en önden izleme fırsatı bulduk. İlk olarak Ahmet Özhan sahne aldı. Ses güçlü, merkezin akustiği iyiydi. On dakikalık bir konuşmanın ardından semazenler yerlerini aldı. Gündüz olduğu için tavandan ışık girse de bence sema, etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Semazenlerin kusursuz ve huşu içindeki hareketleriyle büyülendik. Keşke biraz daha uzun sürebilseydi…&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-5C5_Q-Fx_Ko/TvwUOYxZjQI/AAAAAAAAAHw/v6343A4GQHg/s1600/397822_10150430281422761_610762760_8434471_805526173_n.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="132" src="http://2.bp.blogspot.com/-5C5_Q-Fx_Ko/TvwUOYxZjQI/AAAAAAAAAHw/v6343A4GQHg/s200/397822_10150430281422761_610762760_8434471_805526173_n.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Konya’nın meşhur etli ekmeğinin de olduğu bir akşam yemeği ve akabinde hediyelik eşya için süreden sonra 10 saatlik İstanbul’a dönüş yolculuğumuza geçtik.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İşte bir hafta sonuna bunca şey sığdırılabilir. Büyük şehrin gri örtüsünü üstümüzden atıp gideceğimiz nice gezilere!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-6972539556343358323?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/6972539556343358323/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=6972539556343358323' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/6972539556343358323'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/6972539556343358323'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2011/12/kapadokya-konya-arasnda-iki-gun.html' title='Kapadokya Konya Arasında İki Gün'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-jVjk9Vp9jvA/TvwTZaRSkpI/AAAAAAAAAHY/Ld0BFP8Apk8/s72-c/387723_10150430265937761_610762760_8434259_1592564636_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-5221484896860121476</id><published>2011-12-15T04:12:00.000-08:00</published><updated>2011-12-15T04:17:31.331-08:00</updated><title type='text'>YASTIKTAKİ SES</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-2qMDy6m6w_c/TunkAWrI1eI/AAAAAAAAAHA/ntTMBbAIYP4/s1600/1250991947631.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="213" src="http://3.bp.blogspot.com/-2qMDy6m6w_c/TunkAWrI1eI/AAAAAAAAAHA/ntTMBbAIYP4/s320/1250991947631.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNoSpacing"&gt;&lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Şişşt, küçüğüm, ne oldu, uykun mu kaçtı? Nasıl da kırılgan, korunmasız, ürkek görünüyorsun! İri iri açtığın gözlerinde, ışığa aç gözbebeklerin gitgide büyüyor. Yoksa korkuyor musun? Ispanak yemek istemediğinde annene “Ben büyüdüm!” diye bağırıp çağırmak kadar kolay değil tabii… &lt;/span&gt;Ah küçüğüm, minik yüreğin küt küt atıyor olmalı. Lezüg… Ha ha ha! Sen korkuyu yüreğinde, beyninde, ellerinde, kollarında, parmaklarında, gövdende, bacaklarında, ayaklarında, eklemlerinde, kemiklerinde, iliklerinde, hücrelerinde hissettikçe ben daha da güçleniyorum. Krok Nedneb. Ha ha ha! Seslen annene, haydi! Sesin çıkmıyor mu? Daha çok havaya ihtiyacın olduğu halde doğru düzgün nefes alamamak ne büyük bir ikilem değil mi? Hayatta ikilemler çok. Karanlıktan kurtulman için ışığı yakman gerek, ışığı yakman için de yataktan kalkman, kalkman için de yatağın altına bakman. Ağaç kütüğü gibi kalın ve çatlak çatlak, sana anlatılan masallarda, hurafelerde dehşet saçan canavarlarınki gibi sivri mi sivri, pis tırnaklı bir el senin incecik, narin, pamuk bileklerini kavramak için pusuda bekliyor mu diye. Oysa yerinden dahi kıpırdayamıyorsun. Nıskacamayadrıpık. Ha ha ha! Bilmediğin dilde, tek kelimesini dahi anlamadığın dualar et bakalım küçüğüm. Sana öğretilen, sorgusuz sualsiz ezberlediğin sözcükleri sırala arka arkaya. Moralini bozmak gibi olmasın ama işe yaramıyor. İstersen eşlik edeyim sana, hatta bir de melodi uyduralım birlikte. Ne o, alt dudağın mı titriyor? Ağla haydi ağlayabilirsen. Onu bile yapamıyor musun? Alnındaki boncuk boncuk terleri bana teslim olduğuna mı yormalıyım? &lt;span style="font-size: 14pt;"&gt;Ha ha ha! Krok nedneb! Ben yastığındaki ses, ben duvarındaki gölge, ben oyuncak ayının yıvışık, sırnaşık gülümsemesi, ben seni saran örtü, ben uzanamadığın elektrik düğmesiyim! Gördün mü bana ne kadar güç verdiğini! Ha ha ha! &lt;/span&gt;Müğüçük. Büyüyünce belki de bir daha böyle karşılaşmayacağız. Fakat ben hep seninle olacağım. Uyuduğunda, rüya gördüğünde, uyandığında, yalnız kaldığında, karanlık olduğunda, bir şeyler düşündüğünde, hiçbir şey düşünmediğinde. Her zaman. Anılarının üstünü zamanın, yaşadıklarının, öğrendiklerinin, öğretildiklerinin asfaltıyla kapatacaksın. Ne var ki, en ufak bir delikten sızmak, kaçmak için can atacak bugün, bu saat, bu dakikalar, bu saniyeler. Kim bilir, belki yine böylesi korkarsın da bizzat gelirim senin ziyaretine. İneb rığaç. Ha ha ha! İhmal etme beni, yok etme, var et! İleride neye benzeyeceksin acaba? Pembe, tombul yanakların solup çökecek mi? Gür, yumuşacık saçların seyrelip keçeleşecek mi? Dur biraz… Şimdi ciğerlerin iyice şişene kadar hava dolma arzusuyla yanıp tutuştuğun halde bir parçacık nefes alamazken ilerisini görmek zor değil mi? Toysun,&amp;nbsp; küçüğüm, fazlasıyla toy! Ha ha ha! Hayat sana benden insaflı mı davranacak sanırsın? Yeri geldiğinde şimdi, şu anda nefesini büsbütün kesmiş olmamamı dilersin belki de… Ancak buna yetmez gücüm. Ne diyorum ben? Duymadın değil mi? Benim gücüm her şeye yeter! Ha ha ha! Her şeye! Mesretsi… &lt;span style="font-size: 10pt;"&gt;Neler oluyor? Niye titremeyi bıraktın? &amp;nbsp;Hah! Rahat rahat nefes almanı istemesem alamazdın. Çek o iri gözlerini üstümden? Ne fark eder… Beni göremezsin ki zaten. Yoksa görüyor musun? Hayır. Kalkmaya mı çalışıyorsun? Ha ha ha! Bu olmadı işte! Ben üstüne çökmüşken yapamazsın, başaramazsın bunu! &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 8pt;"&gt;Önce el ve ayak parmakların, ellerinle ayakların, kollarınla bacakların, boynun, başın, boynun, dudakların, anne demeye hazırlanan dudakların… Korksana benden. Krok nedneb krok nedneb &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 6pt;"&gt;krok nedneb &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 4pt;"&gt;krok nedneb &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size: 2pt;"&gt;krok nedneb&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-5221484896860121476?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/5221484896860121476/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=5221484896860121476' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/5221484896860121476'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/5221484896860121476'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2011/12/yastiktaki-ses.html' title='YASTIKTAKİ SES'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-2qMDy6m6w_c/TunkAWrI1eI/AAAAAAAAAHA/ntTMBbAIYP4/s72-c/1250991947631.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-8745152497375566605</id><published>2009-08-15T12:17:00.000-07:00</published><updated>2011-12-15T03:53:29.520-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kütüphane'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='elias'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='körleşme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='canetti'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cüce'/><title type='text'>Gözümüzün Önündekileri Göremediğimizde: Körleşme</title><content type='html'>&lt;div align="center" class="MsoNormal" style="text-align: center;"&gt;&lt;b&gt;Körleşme – Elias Canetti&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-KqHfQjDwCLw/TunfgILgSyI/AAAAAAAAAGs/U68o-U7qa-Y/s1600/381800_328975043782925_215452061801891_1481383_893145936_n.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="299" src="http://3.bp.blogspot.com/-KqHfQjDwCLw/TunfgILgSyI/AAAAAAAAAGs/U68o-U7qa-Y/s320/381800_328975043782925_215452061801891_1481383_893145936_n.jpg" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Körleşmeyi okuyacak bireylere peşin ve önyargılı bir öneri: Çelik gibi bir sabrınız yoksa bu işe girişmeyin.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Hayır, bunun kitabın beş yüz küsur sayfa olmasıyla alakası yok. Binlerce sayfa okunabilir istendiğinde. Bu öneriyi buraya yazmamın nedeni, romanın karakterlerinin bende gerçek olsalar bu irice sayılabilecek kitabı kafalarına fırlatma isteği uyandırmaları. Ama bu, belki de Elias Canetti’nin amacına ulaştığının bir belirtisidir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Romanın başkahramanı, çağının en büyük sinologu kabul edilen Kien. Romanın başında “Bu kadar saf olunur mu be adam?” diye insanın sinirlerini oynatan ama romanın sonlarında roman içinde belki de sempatiyi en çok, hatta tek hak eden karakter olduğunu düşündürmesiyle diğer karakterlerden ayrılıyor. Kien’in düşünceleriyle eylemleri arasındaki tutarsızlığın diğer roman karakterlerinde de ziyadesiyle olması belki de Kien’in gerdiği sinirleri gevşeten. Misal olarak zihninde oldukça olumsuz yargılarda bulunduğu kadın cinsinin en olmayacak bir tanesiyle evlenmesi gösterilebilir. Kien’in hayatında en çok değer verdiği, gözü gibi sakındığı, evin dört bir yanını dolduran kitaplar. (Evlenmesi muhtemelen o kabul etmese de kitapların onun yalnızlığını giderememesinden ötürü.) Zavallı Kien’in kitaplarının toplamda ettiği değer roman boyunca herkesin gözüne bakıyor. Klasik “O kadar parayı o kitaba vereceğime…” mantığının “Yok artık,” dedirten olaylar silsilesine yol açıyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kien’in evlendiği kadın Therese adında, Kien’den yaşça büyük, hayatını o ana kadar hizmetçilikten kazanan eğitimsiz bir kadın. Kien’le evlenmek için kendini müthiş bir kitap sever olarak gösterip evlendikten sonra Kien’in sahip olduğunu düşündüğü milyonların üstüne konmak gibi bir sonradan görmüşlükle hareket ediyor. Kien’in evine parça parça el koymakla başlayan bu hırsı en sonunda Kien’in kendi evinden kovulmasına kadar gidiyor. Therese’nin kendisi hakkında atıp tuttuğu bir konu da “namuslu” olması. Gittiği hiçbir evin erkeğine yüz vermediğini iddia etse de kitabı okuyan birisi Therese’nin de düşündükleriyle yaptıklarının birbirini tutmadığını fark etmekte zorlanmayacaktır. Bir de Therese hep bir şeylere, daha fazlasına sahip olmaya çalışmaktadır. Kien onu anlamamaktadır. Yeni alınan her meta Kien’in midesini bulandırır.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Kien’e kızdığım husus budur: Bir halt edip böylesine yüzeysel bir kadınla evlenmişsin, kadının senin en değer verdiğin meziyet olan kitap severliğin yanından geçmediğini anlamışsın, har vurup harman savurmasını hiç hazzetmiyorsun… Peki ne diye hâlâ evlisin? Kien’in de bu sorunun cevabını tam olarak bildiğinden emin değilim. Yer yer kadına sert davranmak istese de (ki kadın erkek eşitliğini savunmama rağmen buna karşı çıkmayabilirdim) sadece fikirde kalıyor. Kitabın ilerleyen safhalarında bahsettiğim gibi Kien’e sempati duyuluyor. Kien ağırbaşlılığı, nezaketi, kültüre ve öğrenmeye verdiği önemle aslında dünyada örneğine sık rastlanmayan bir tipleme.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Göze çarpan diğer bir karakterse cüce Fischerle. Bu kişi de Therese gibi Kien’in olmayan milyonlarına göz dikiyor onunla tanıştıktan sonra. O da başta kitapların önemini sözde vurgulasa da kitapların tutarını hesaplamaya koyuluyor. Kien’e ne kadar tokgözlü olduğunu her fırsatta anlatmaya doyamıyor, ama aslında açgözlünün önde gideni. (Hep öyledir ya… “Ben şöyleyim, ben böyleyim,” diyen insanlar genelde dediklerinin tam tersi çıkarlar.) Hatta Fischerle, Therese’den bir adım öteye gidip Kien’in erkek kardeşi, kendini yardımsever ve harika biri gibi gösteren ama içinde komplekslerinden kıvranan bir doktor olan Georges’le bağlantı bile kuruyor.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;İlginç ayrıntılardan birisi de Kien’in etrafındaki iğrençlikleri görmemek için kendini arada karanlığa mahkûm etmesi. Karanlıkta, bu kısmı körlük zamanlarında kitap okuyamasa da huzuru bulur. Ama kitabın sonunda okuyucuyu şaşırtan bir şey yapar. Ve bence yapabileceği en iyi şeydir.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;Körleşme&lt;/i&gt;, körlüğü (kitaptaki kör karakter hariç) manevi bir sembol olarak kullanır. Kitabın Almancadaki orijinal adının Kamaşma (&lt;i&gt;Die Blendung&lt;/i&gt;) anlamına geldiği düşünülürse, Elias Canetti’nin insanların gerçekleri görememesinden çok, düşüncelerini tam tersi şekilde davranışlara dökerken, kendilerinin bazen farkında olmadıkları bir “kamaşma” yaşadıklarını kastettiği daha yerinde bir tahmin gibi geliyor bana.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Tabii bir de Elias Canetti’nin böylesi bir romanı yirmi altı yaşında yazmış olması gibi bir detay var ki oraya hiç girmiyorum.&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="MsoNormal"&gt;Tuğçe Ayteş&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-8745152497375566605?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/8745152497375566605/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=8745152497375566605' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/8745152497375566605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/8745152497375566605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2009/08/gozumuzun-onundekileri-goremedigimizde.html' title='Gözümüzün Önündekileri Göremediğimizde: Körleşme'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-KqHfQjDwCLw/TunfgILgSyI/AAAAAAAAAGs/U68o-U7qa-Y/s72-c/381800_328975043782925_215452061801891_1481383_893145936_n.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-1381071419156343898</id><published>2009-08-15T12:13:00.000-07:00</published><updated>2009-08-15T12:16:26.761-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ölüm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='saraybosna'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='savaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çocuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='blues'/><title type='text'>Gölgede Kalmış Bir Tarihin Bir Tanığı Anlatıyor: Saraybosna Blues</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;b&gt;Saraybosna Blues – Semezdin Memedinoviç&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;“Köprüde yavaşladık,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;nehir kıyısında köpeklerin&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;bir cesedi parçalayışını seyrettik&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;ve yolumuza devam ettik&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;Hiçbir şey hissetmedim…&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;Lastiklerin karı ezdiğini duydum,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;elmayı ısıran dişler gibi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;ve içimden kahkahalarla gülmek geldi&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;sana&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;çünkü buraya cehennem diyorsun&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;ve buradan kaçıyorsun, sanıyorsun ki&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;Saraybosna’dan başka yerde ölüm yok.” &lt;/i&gt;s. 14&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;i&gt;Saraybosna Blues&lt;/i&gt; son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan. Anlatı olarak geçiyor türü, içinde denemeden şiire ve hatta öyküye kadar çeşitli yazılar bir araya gelmiş. Ama öyle oradan buradan hatıra düşmüş rastgele yazılar değil bunlar. Hepsi bütünlük içinde aktarılmış.&lt;span style="mso-spacerun:yes"&gt;  &lt;/span&gt;Kitabın etkileyiciliği bence üzerinde durduğu konu kadar samimiyetinden de ileri geliyor. Samimiyetinin nereden geldiğini anlamak için öncelikte yazarın kim olduğundan biraz bahsetmek gerek.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Semezdin Memedoviç, Bosna-Hersek doğumlu. Bosna-Hersek’in savaş içinde geçirdiği karmaşık ve vahşi günlerini eşi ve çocuğuyla birlikte bizzat yaşamış. Şu anda Amerika’da yaşıyor. Oğlunun yaşadıklarıyla birlikte kendisiyle sanki aynı anda yaşlandığına, tanıdığı insanların terörist oluşuna veya öldürüşüne şahit olmuş. Kitapta savaşla ilgili gözlemlerini, hislerini kitabın içerisinde eleştirdiği savaş habercileri gibi bir ürün ve acındırma unsuru olarak kullanmak yerine, hayatın acı bir gerçekliğini yüzümüze yumuşak bir anlatımla sert bir şekilde çarpmayı tercih etmiş. Kitabın bitiminde sadece Bosna-Hersek’te yaşananlar değil, tüm dünyadaki savaşlara ve bu savaşlara seyirci kalanlara (hatta biraz da bir şey yapamadığınız için kendinize) lanet ediyorsunuz.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Savaş döneminde Bosna-Hersek’te ölüm sıradanlaşmıştır, her an her yerde insanları yakalayabilir. O sıralar sıkıntısı çekilen suyu almaya giden birisi atılan el bombalarından veya başka birisi yaptığının bilincinde bile olmayan bir çocuğun tüfeğinden çıkan kurşun yüzünden can verebilir. Bu yazara ve tabii ki diğer insanlara sürekli bir can korkusunun yanı sıra bir de psikolojik travma yaşatmaktadır. Haberciler, sadece haber yapma peşindedir. Entelektüellerin kimisi nedenlerin üzerine gitmeden yüzeysel bir üzüntü yaşamakta kimisi de keyfine bakmaktadır.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Kitaptaki etkileyici yerleri işaretlemek için elime kalemi aldım ve kalem elimden hiç düşmedi diyebilirim. Arka kapakta günümüzde oldukça bahsedilen Amerikan romancılarından Paul Auster’dan da bir alıntı var: “&lt;i&gt;Sarasbosna Blues&lt;/i&gt;, hem bir savaş muhaberatı hem bir felsefi soruşturma.” Katılmamak elde mi… Ayrıca “blues” kelimesinin de bu kitabın adında geçmesi çok isabetli olmuş. Aynı siyahilerin sıkıntılarını en içten duygularıyla anlattığı “blues” parçaları gibi her bir metin.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left:18.0pt"&gt;“Duvarlarda hayatım boyunca unutamayacağım kulak tırmalayıcı bir ses yankılanıyor. Askerler çözülsün diye donuk tereyağ kalıplarına bıçaklarının sapıyla vuruyorlardı. Aynı duygu tekrarlanıyor.” s. 82&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left:18.0pt"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-left:18.0pt"&gt;“On yıl önceki bir sohbeti anımsıyorum. Karlı bir gündü ve küçük bir çocuk bana şu soruyu sormuştu: ‘Hayattaki en önemli şey nedir?’ Bu soruya cevabım olmadığı halde bir şeyler gevelemiştim. Oysa çocuk, beni dinlememişti bile ve sorusunu tereddütsüz kendi cevaplandırmıştı: ‘Bence en önemli şey, hayatta başına birçok şey gelmesidir ki, anımsayacak bir şeyin olsun!’” s. 83&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Doğu Avrupa edebiyatından, insanlığın kara lekelerinden birini kendi bakış açısından anlatan bu duyarlı yazarın kitabı incecik, ama içerdiği ve bize taşıttığı yük çok ağır…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;Tuğçe Ayteş&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-1381071419156343898?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/1381071419156343898/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=1381071419156343898' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/1381071419156343898'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/1381071419156343898'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2009/08/golgede-kalms-bir-tarihin-bir-tang.html' title='Gölgede Kalmış Bir Tarihin Bir Tanığı Anlatıyor: Saraybosna Blues'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-5550637647326083642</id><published>2009-03-02T05:34:00.000-08:00</published><updated>2009-03-02T05:37:06.551-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='martı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deniz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='adam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='çocuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cüce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='vapur'/><title type='text'>Vapurda Üç Adam</title><content type='html'>VAPURDA ÜÇ “ADAM”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumda annemle babam beni vapura bindirmek istediklerinde ciğerlerim paralanırcasına ağlarmışım. Diğer yolcuları da tedirgin edermişim “Çocuk kesin bir şeyler sezdi. Batacak mıyız yoksa?” diye. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu sebepsiz korkuyu bir türlü yenememiştim. Ta ki Cağaloğlu’na gel-gitlerimin zorunlu hale gelmesine kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapların mutfağına ulaşma isteğim o kadar yoğundu ki çocukluğumdan kalma vapur işkencesine bile artık katlanır hale geldim. Hatta kitap okumaya, etrafı gözlemlemeye bile başladım. Hâlâ sorun yaşamıyorum desem yalan olur. Bir kere lodosta vapur denize bir dalıp bir çıkarken dizlerime kadar ıslandım da görevlinin ricasına rağmen içeri girmedim. Vapurun içerisi bana göre bir hapisten farksız. Havaların artık pek soğuk olmaması benim için bir şans bu konuda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi birkaç ay önce vapurlara benim yaptığım bir haksızlığı fark ettim dürüst olmak gerekirse: En üst kat. Alabildiğine havadar ve manzara daha da gözler önünde. Rüzgârlı havalarda insanın yüzüne vuran soğuk hava dalgası ve savrulan saçların pek de önem arz etmediği bu mekânı daha önce keşfetmemiş olmam gerçekten yazık. Üst katı olan vapurlara denk geldiğimde kitap sayfalarında gömülmek yerine, içine tıkılıp kaldığım İstanbul’un her şeye rağmen hâlâ büyüleyici olduğunu görüp o anların tadını çıkartıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üst kata çıkan insan sayısı güzel havalarda bile alt katlardan gözle görülür derece az oluyor. Hayat böyledir zaten, yukarılara herkes çıkmaz, çıkan da -benim gibi- tadını aldı mı inmez. Bu katta genelde vapur tiryakileri ve ilginç tipler gördüm şu ana kadar. Ama hiçbirisi benim aklımda o üç “adam” kadar yer etmedi. Öyle ki onları görmemden biraz zaman geçmiş olsa da artık dayanamayıp onları yazmaktan kendimi alıkoyamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneşli ve hafiften rüzgârlı bir gün, büyük bir vapurun en üst katında, en sağdaki yerlerden birine oturup denizi seyretmeye başlıyorum. Vapur hareket ederken şöyle bir etrafa bakıyorum, çok az kişi var. Bu kişilerden üçü bir arada neşeli neşeli konuşuyorlar. İstanbul’da yüzü “gerçekten” gülen insan görmek zordur. İkircikliliği kastetmiyorum, demek istediğim kimse hayatından memnun değil. Yine de tanımadığım bu üç kişiye gözümü dikip bakmıyorum. Gözlerimi manzaraya geri çeviriyorum. Önce küçük çocuk gelip benim bulunduğum hizadan parmaklıklara tutunup aşağıya bakıyor. Sonra ardından cüce adam geliyor. Yüzü çocuktan şence. Diğer adam da oturduğu yerden izliyor onları. Cüce adam çocuktan ufak, manzarayı görmek için parmak uçlarına çıkıyor. Martılar her zamanki gibi vapurun ardına takılmış, ekmek ve simit peşinde. Üçü de hayretle, hayranlıkla ve gülerek izliyorlar bu su kuşlarını. Haydarpaşa’daki saatli binayı işaret ediyorlar birbirlerine. O sırada anlıyorum yüzlerinden, gözlerinden ve sözlerinden; bu, onların vapura ilk binişleri… Belki de İstanbul’a ilk gelişleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapura senelerce ağlayarak binmiş biri olarak onların bu hali, hayli ilgimi çekiyor. Onların her şeyi yeniden keşfi üçünü de çocuk yapıyor. Oysa ben bu deneyimi defalarca yaşadığım için yaşlı bir kadın gibiyim. Sahi kadın demişken… Bu erkeklerin kadınları neredeydi acaba? Veyahut kadınları var mıydı? Anneleri, kız kardeşleri, eşleri, halaları, teyzeleri? Bana öyle geliyor ki bu üç adam yalnız. Çocuk muhtemelen cüce olmayanın oğlu, cüce de çocuğun amcası falan. Aralarındaki bağın gücü dışarıdan bile seziliyor. Muhtemelen aynı evde falan yaşıyorlar. Belki de çocuğun annesi ölmüştü, kim bilir… Ama ne yaşamış olurlarsa olsunlar o sırada çok mutlular, kendilerine sorsanız belki de dünyanın en mutlu insanları…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de memleketlerinden bir umutla “taşı toprağı altın” İstanbul’a göç ettiler. Ah, hiç kimse size söylemedi mi? O altın dedikleri, yaldızlı bir kaplama. Gide gele aşınıyor, altından da çakıldan değersiz bir taş çıkıyor. Ama rüyalarından uyanana kadar onları huzursuz etmeye hakkım yok. Hem belki sadece bir tanıdıklarını ziyarete geldiler ve bunu bir vapur gezisiyle taçlandırmak istediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi yolculuk değil ki bu, günlerce sürsün… Yirmi dakika sonra vapur Sirkeci’ye varıyor. Ve bu üç adam benim varlığımın farkında bile olmadan vapurdan iniyorlar. Halbuki onlar tek tek, birey birey içime işliyorlar. Arkalarından ben de iniyorum. Vapurda duran zaman, tekrar canlanıyor ve hayatım eski ritmine geri dönüyor. Babıâli yokuşunu hızla çıkmaya başlıyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuğçe Ayteş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-5550637647326083642?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/5550637647326083642/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=5550637647326083642' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/5550637647326083642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/5550637647326083642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2009/03/vapurda-uc-adam.html' title='Vapurda Üç Adam'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-4883615274749618577</id><published>2009-01-18T07:23:00.000-08:00</published><updated>2009-01-18T07:27:32.438-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ray Bradbury'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='itfaiye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yangın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='distopya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fahrenheit 451'/><title type='text'>Fahrenheit 451 - Ray Bradbury</title><content type='html'>&lt;strong&gt;FAHRENHEIT 451 – RAY BRADBURY&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Fahrenheit 451, kitapların yanma ısısı.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;1984&lt;/em&gt; ve &lt;em&gt;Cesur Yeni Dünya&lt;/em&gt; gibi anti-ütopyalardan daha az tanınsa da konu ve anlatım olarak hiç geride kalmayan bir kitap &lt;em&gt;Fahrenheit 451.&lt;/em&gt; Yakın bir geleceği, itfaiyelerin ateş söndürmedikleri, aksine kitapları yakmakla görevli oldukları bir dönemi anlatıyor. Eser, sadece kitapseverlere değil, herkese hitap ediyor. Bir solukta rahatlıkla okunabilen, bir yandan da insanı düşüncelere sevk eden bir kitap.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montag, büyük babası ve babasının mesleği olan itfaiyecilik mesleğini sürdürüyor. İhbarlar üzerine gittikleri adreslerde kitapları yakıyorlar. Pek çok kitap yok edilmiş, kimisinden de sadece birkaç kopya kalmış durumda. Montag’ın güzel bir karısı var. Çocukları yok, karısı çocuk yapmayı düşünmüyor. Zaten herkesin acelesi var ve kimsenin oyalanacak zamanı yok. Televizör insan hayatının en önemli parçası, hemen herkesin evinde en gelişmiş televizörlerden var. Kimse kitap okumuyor, kimse durup düşünmüyor, kimse kimseyle yüz yüze vakit geçirmiyor; herkes “mutlu”. Pek çok insanın eğlencesiyse intihar etmek ve cinayet işlemek haline gelmiş. Ayrıca savaş da kapıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir ortamda Montag, bir gün işten dönerken Clarisse’le karşılaşıyor. Clarisse on yedi yaşında, “garip” bir kız. Diğer insanların aksine onun acelesi yok, yaşadığı anların ve doğanın tadını çıkartmaya bayılıyor. Montag bu ilginç kızla karşılaşmayı dört gözle bekler oluyor. Clarisse Montag’ın ufkunu açıyor. (Diğer insanlara kıyasla Montag’ın ufku açılmaya da meyilli zaten.) Ve Montag’a mutlu olup olmadığını soruyor. Montag bu konu üstünde kafa yormaya başlıyor. Sonunda hiç mutlu olmadığının farkına varıyor. Bütün zamanının boşa geçtiğini hissediyor, karısıyla hiçbir paylaşımlarının olmamasına hayıflanıyor. Bir gün yakacakları kitaplardan bir tanesini saklıyor. Evinde gizli gizli okumaya başlıyor. Bir yandan yaşadığı değişiklikleri paylaşmak istiyor, diğer yandan da çalıştığı itfaiyenin başındaki Beatty ve yeni geliştirilen Elektrikli Tazı’ya yakalanmaması gerekiyor. Montag’ın rahat ve “mutlu” bir hayatla tedirgin ama düşünebildiği ve özgür olduğu bir hayat arasında seçim yapması gerekecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mutlu olmak ya da olmamak…&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Rahat rahat yaşamak varken pek çok insan bazı kişilerin neden kitap okuduğunu, neden hep bir şeylerle mücadele etmeye çalıştığını anlamazlar. Romanda da Montag, karısı Milred’e yangından sakladığı kitabı gösterip ondan bölümler okumaya kalkıyor. Ama günlerini televizör karşısında geçirip akşamları da uyku ilacıyla uykuya dalan, zihnini geliştirecek hiçbir şey yapmamasından dolayı ciddi bir hafıza kaybı sorunuyla karşı karşıya olan Milred bunu kaldıramıyor, Montag’ın bu riske girmesini saçma buluyor, Montag’dan onu rahat bırakmasını istiyor. Yeni yeni uyanışa geçen Montag’ın cevabı durumu çok da güzel açıklıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seni rahat bırakayım! Bütün bunlar çok iyi de, peki ben kendimi nasıl rahat bırakabilirim? Bizim rahat bırakılmaya ihtiyacımız yok. Ara sıra bir şeylerden gerçekten rahatsız olmamız gerekiyor. Ne zamandan beri gerçekten böyle rahatsız oldun? Önemli bir şeyler hakkında, gerçek bir şeyler hakkında.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Montag, Clarisse’in ortadan kaybolmasıyla yapayalnız hissediyor. Faber adında bir adamı hatırlıyor, onun yardımcı olabileceğini düşünüyor. Faber, Montag’ın ufkunu daha da açan ikinci kişi. Montag, hayatında eksik olan bir şeylerin farkına vardığını anlatıyor. Herkes bir iki saatini kitap okumaya ayırsa hayatın daha güzel olacağına inanıyor. Faber sadece kitap okumanın yetmeyeceğine dikkat çekiyor; marifetin kitapları kuru kuru okumakta değil, onların içindeki ayrıntıları keşfedebilmekte olduğunu belirtiyor. Kitaplar “yaşamın yüzündeki gözenekleri gösterirler”, yani yaşamın tozpembe olmadığını insanların yüzüne vururlar. Bu yüzden de kitaplardan nefret edilir ve korkulur. Kitap okurken gereken ikinci şey “boş zaman”dır. Montag gibi sen de şaşırabilirsin, boş zamandan âlâ ne var diye. Ama biraz düşününce gerçekten boş olan hiçbir zamanının olmadığını fark edersin. Mesela boş boş oturup televizör seyrederken aslında o sana ne düşünmen gerektiğini söyler, hem de aralıksız bir şekilde. “Seni kendi vardığı sonuçlara o kadar hızlı sürükler ki zihninin, ‘Bu ne saçmalık!’ diye protestoya zamanı olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilgi güçtür.” Çok kereler de fazla bilginin hayati sonuçları olabilir. Peki kitap aşkı, bilme tutkunluğu için ölümü göze almaya değer mi? Montag kitap bulabilmek için yanıp tutuşuyor. Faber onun kendini riske attığını söylüyor. Montag’sa o zamana kadar yaşamının boşa geçtiğini düşündüğü için gözü kara bir halde “…eğer kaybedecek hiçbir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin,” diyor. Montag, kararlı görünüyor, ama bir yandan da Beatty onun beynini yıkamaya çalışıyor. Faber garantisi olmayan ama “en azından boğulursa sahile yüzerken boğulacağı” bir hayat önerirken, Beatty her zaman mutlu ve rahat olabileceği ve kitap yakmaya devam edebileceği bir hayat vaat ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok anti-ütopyada ve gelecekteki totaliter bir yönetimi anlatan belgeselde (aklıma gelenler &lt;em&gt;Zeitgeist the Movie, Zeitgeist Addendum,&lt;/em&gt; vs) bizi dehşete sürükleyen bu senaryoların aslında bizim rızamızla seçileceği anlatılır. &lt;em&gt;Fahrenheit 451&lt;/em&gt;’de de öyle. Faber, Montag’a “Halk okumayı kendi isteğiyle bıraktı… Artık çok az insan isyan etmeyi düşünüyor ve bunların bazıları da, benim gibi, kolaylıkla korkuyor,” der. Kitabı okurken Faber ve Beatty’nin konuşmalarını çizgi filmlerde omuzların üstünde durup ana karakterin fikrini etkilemeye çalışan melekle şeytana benzettim. Tabii ki hangisinin melek, hangisinin şeytan olduğu tartışılır. Beatty hep ikna çabası içinde ve onun iyiliğini düşünüyormuş hallerinde. Faber yeri geldiğinde acı konuşuyor ama kararın eninde sonunda Montag’ın kendi kararı olacağını vurguluyor. Ama Beatty konusunda yaptığı uyarı bence neden “rahat” bir hayatı seçmememiz gerektiğini açıklar nitelikte: “Fakat Yüzbaşı’nın, gerçeğin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı olan, katı ve durağan çoğunluk sürüsüne ait olduğunu unutmamalısın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar böyle durağan bir hayat sürerlerken aslında arka planda bir savaş çıkmak üzeredir. Montag ufkunu açmaya çalıştığı karısına ve onun arkadaşlarına şiir okumaya çalışır, sonra laf gelip savaşa dayanır. Kadınların kocaları savaştadır, ama kadınlar hiç endişelenmemektedir. Kırk sekiz saat sürecek hızlı bir savaş olacağını söylerler. Gerçekten öyle olsa bile savaş kimse zarar görmeden bitebilecek midir? Kadınlardan bir tanesinin sözü şu an dünyanın bir yerlerinde savaş olurken hiçbir tepki göstermeyenlerin sarf edeceği niteliktedir: “Her zaman başkasını kocası ölür, derler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Fahrenheit 451&lt;/em&gt;, küçücük ama içi dopdolu bir kitap. Kitaplar hakkında bir kitap. Özgürlüklerin olmadığı ama özgürlüğü için savaşan birilerinin hep bulunduğu bir geleceği anlatan bir roman. Hem okurken hem de okuduktan sonra düşündüren bir eser, bence bir başyapıt.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuğçe Ayteş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-4883615274749618577?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/4883615274749618577/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=4883615274749618577' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/4883615274749618577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/4883615274749618577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2009/01/fahrenheit-451-ray-bradbury.html' title='Fahrenheit 451 - Ray Bradbury'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-8117557183506439809</id><published>2009-01-08T22:37:00.000-08:00</published><updated>2009-01-08T22:39:01.394-08:00</updated><title type='text'>Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar</title><content type='html'>&lt;em&gt;Saatleri Ayarlama Enstitüsü&lt;/em&gt; – Ahmet Hamdi Tanpınar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Saatleri Ayarlama Enstitüsü&lt;/em&gt;’nü yıllardır raflarda görür, merak eder ama okumamak için türlü bahaneler bulurdum. Ne bileyim, fiyatı pahalı gelirdi, ismi sembolik görünürdü falan filan. Geçenlerde bir arkadaşımın rafında görünce kaçacak delik kalmamıştı artık. Ben de derin bir nefes aldım ve başladım okumaya. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarının güncel konuları anlattığını ve akıcı dilleri olduğunu duymuştum. Ama bu kadarını aklımdan geçirmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hiçbir Yerin Adamı&lt;/strong&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=6487901144540805278#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;*&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanı anlatan kişi Hayri İrdal, sıradan birisi. Kendisi de, ailesi de göz batan insanlar değil. Kendi hallerinde bir yaşam sürüyorlar başlarda. Baba faktörü Hayri İrdal’ın hayatını daha çok etkiliyor gibi. Hatta ileride Doktor Ramiz’in diyeceği üzere kendi babasını adamdan saymadığı için sürekli bir “baba arayışında”. Hayri İrdal gerçekten bir baba mı arıyor tartışılır, ama kendisinin bir arayışta olduğu, karşılaştığı insanlara veya fırsatlara tutunacak dal bulmuş gibi kapılan, cesaretten ve hedeften yoksun birisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayri İrdal’ın evinde annesinin Mübarek adını taktığı bir saat var. Romanın en haysiyetli kahramanı da bu saat aslına bakılırsa; bir insan gibi anlatılıyor, Mübarek’in herkesten ilgi ve saygı görmesi de cabası. Karakterle ne kadar farklı olursa olsun görüşleri bir şekilde bu saatle kesişiyor. Hayri İrdal da hayatının bu saat tarafından yönetildiğini hissediyor. Ayrıca onun saatleri ayarlama hassaslığının da çıkış noktası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayri İrdal’ın hayatına pek çok kişi giriyor. (Bu kişilerin hayatına girme sırası ayrıca günümüz değerlerinin değişme sırasıyla da paralel gidiyor.) Bunlardan bazıları: Nuri Efendi, kendi halinde bir saat tamircisi, sadece işini yapıyor. Hayri İrdal onun yanında çıraklık yapıyor, hazin bir şekilde ayrılmak durumunda kalıyor. Seyid Lûtfullah, sahte bir şeyh aslında. Hayri İrdal ve çevresindeki pek çok kişiyi akıldışı beyanatlarıyla etkiliyor, insanların dini inançlarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor. Elde edebileceklerini aldıktan sonra yapacağı malum aslında, ama onu benden değil romandan okuyun. Abdüsselâm Efendi var bir de, ilk karısı Zeynep’in insana hasret babası. Hayri İrdal, Abdüsselâm Efendi’nin yoğun ilgisinden bunalsa da kendi kararlarını vermekten aciz olduğu için onun yanından ayrılamıyor. Sonuçta ilk çocuğunun adını bile kendi koyamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra halası (daha doğrusu halasının kırdığı bir ceviz) yüzünden dava ediliyor. Onun akıl sağlığını tetkiki için memur edilen Doktor Ramiz ise tam bir psikanalist. Hayri İrdal, Seyid Lûtfullah gibi tamamen dine yaslanan bir adamdan sonra Doktor Ramiz gibi sadece bilimin dediklerini sayan bir insanla da tanışmış oluyor. Doktor Ramiz, Hayri İrdal’la mesleğinde ilerleyebilmek için davanın düşmesinden sonra da ilişkisini sürdürmeye çalışıyor. Hayri İrdal’ın hastalığının teşhisinin “babasını beğenmemesi” olduğunu söylüyor ve o ne anlatsa nedenlerini buna bağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayri İrdal özel hayatında da huzuru bulamamış biri. İlk karısı Zeynep’i çok seviyor ama Zeynep ardında iki çocuk bırakarak ölüyor. İkinci karısı Pakize’yle Doktor Ramiz sayesinde tanışıyorlar. Pakize kendini Hollywood yıldızı zannediyor. Büyük baldızı çirkin sesine rağmen şarkıcı olmak istiyor. Küçük baldızı güzellik kraliçesi olmaya uğraşıyor. Hayri İrdal’se bunlara anlam veremiyor. Hayri İrdal’ın çocukları kendi deyişiyle Zeynep’e çekmişler. Kızı kardeşini bu sefaletten kurtarmak için bir ara kaba ve çirkin biriyle evlenmeye bile niyetleniyor. Ahmet’se büyüdüğünde babasının yolundan gitmiyor, en azından kendisine bir hedef belirliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayri İrdal, Doktor Ramiz’le birlikte gittiği bir kahvede çeşitli insanlarla tanışıyor. Bunların arasında aydın insanlar da var. Hayri İrdal bir de ispiritizma cemiyetine giriyor, daha doğrusu din ve bilimin ardından ispiritizmaya da sürükleniyor. Burada da pek çok insanla tanışıyor. O sıralarda zengin ve güzel bir hanım olan Selma Hanım’a âşık oluyor. Ama kendisinin paspal görüntüsünün Selma Hanım’ı hiç cezbetmediğinin farkında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çok Laf, Az İş&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romana adını veren Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün fikir babası Halit Ayarcı. Şu ana kadar fark edilmesiyse soyadlarına şöyle bir bakarsak: Lûtfullah – Allah’ın lütfu, Ramiz – İşaretlerle, simgelerle gösteren. Ayarcı’nın anlamı apaçık ortada. Ama saat ayarı yaptığını düşünüyorsanız yanılırsınız. Bu adam, insanları ayarlıyor. Evet, aynı saatler gibi. Böylece her şeyin kendi cihetinde tıkırında gitmesini sağlıyor. Tam bir kapitalist sistem insanı aslında. Ne idüğü belirsiz bir şirket kuruyor, bunun adına Saatleri Ayarlama Enstitüsü adını veriyor. Burada bir sürü çalışanı işe alıyor; işe aldıklarının hayatta tutunamamış, her rüzgârda savrulan tipler olmasına özen gösteriyor. İlhamını Hayri İrdal’dan alıyor, Hayri İrdal’ı kahraman ilan ediyor, onun çevresinde magazinsel bir dünya yaratıyor. Hayri İrdal bu sırada çok para kazanmaya başlıyor. Hiçbir iş yapmadığı halde kendini bir şey yapıyor zannediyor. Etraf da onu öyle görüyor, daha önce onu beğenmeyenler iltifat etmeye doyamıyorlar, Semra Hanım dahil. Hayri İrdal bir ara kendi özünden uzaklaştığını hissediyor. Ama Halit Ayarcı’nın ayarlarından yakayı sıyırabilmek ne mümkün… Adam, Hayri İrdal’ın huysuz halasını bile kafalayabilecek nitelikte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halit Ayarcı, Hayri İrdal’ın başına bir sürü iş açıyor. Ama bunlardan en komiği ama aslında en vahimi de Ahmet Zamanî hakkında Hayri İrdal’ın yazmak zorunda olduğu kitap. Ayrıntıları verip de romanın zevkini kaçırmak istemem. Ama şunu da sormadan duramayacağım: Tarih yazımı nedir, ne kadar nesneldir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kitapta her türden insan, hatta hayatın kendisi var. Sadece kendi işini yapanlar, dini sömürenler, sadece bilimi esas alanlar, ruh çağıranlar, az işle çok para kazanmaya çalışanlar, her şekilde yolunu bulanlar, insanları kullananlar, kendini kullandıranlar, her akıma kapılanlar ve az da olsa kendi değerlerinden vazgeçmeyip idealleri doğrultusunda ilerleyenler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romandaki esprili dil yer yer güldürüyor. Hayri İrdal’ın, halasının mirasına konmak isteyen babasının başına gelenler bile başlı başına romanı okumak için bir sebep. Ayrıca “çişi gelen çocuk gibi iki yana sallanan” benzeri mizahi tabirler de tadından yenmeyen bu romana daha da lezzet katan unsurlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahsım adına konuşayım: Artık Hüseyin Rahmi’nin romanlarından önce aklıma &lt;em&gt;Saatleri Ayarlama Enstitüsü &lt;/em&gt;geliyor. Arkadaşın rafında &lt;em&gt;Huzur&lt;/em&gt; da vardı. O da bir dahaki gidişimde…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=6487901144540805278#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;*&lt;/a&gt; Hayri İrdal karakteri için bence en uygun tarif The Beatles’ın Nowhere Man (Hiçbir Yerin Adamı) geçiyor: O gerçekten hiçbir yerin adamı / Hiçbir yer ülkesinde oturan / Hiçbir yer planlarını yapan / Hiç kimse için.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-8117557183506439809?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/8117557183506439809/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=8117557183506439809' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/8117557183506439809'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/8117557183506439809'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2009/01/saatleri-ayarlama-enstits-ahmet-hamdi.html' title='Saatleri Ayarlama Enstitüsü - Ahmet Hamdi Tanpınar'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-902001510625485002</id><published>2008-12-28T01:24:00.000-08:00</published><updated>2008-12-28T01:28:05.935-08:00</updated><title type='text'>MaviMelek İngilizce Sayfalar</title><content type='html'>Resimli internet edebiyat dergisi MaviMelek (&lt;a href="http://www.mavimelek.com/"&gt;http://www.mavimelek.com/&lt;/a&gt;), artık İngilizce olarak da okunabilecek. İşte duyuru metni:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Welcome to MaviMelek English Pages!&lt;br /&gt;Pages you are about to read are an anthology of works that were previously published in MaviMelek. The more our translator contributers are, the more works in the anthology will be. In due course, our anthology will be broadened to include other languages else than English.Our aim is to spread our blueness to all parts of lands and seas that our angel's wings can ever reach. In a global world that limits have vanished, we know that being an online magazine passes through a multilingual form of communication. While our stories, poems and blueness shine, our biggest wish is to convey new voices to lovers of literature in other languages else than Turkish.Illustrated online lit-e-rature magazine MaviMelek, in these terms, is open to every kind of suggestions and contributions. Let us raise our voices together...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MaviMelek İngilizce Sayfalar'a hoş geldiniz!&lt;br /&gt;Okuduğunuz sayfalar, MaviMelek'te daha önce yayınlanmış eserlerin bir seçkisidir. Çevirmen katılımcılarımız arttıkça, seçki sayımızı da artırmayı planladığımız bu çalışma, zaman içinde İngilizce'den başka dilleri de kapsayarak genişleyecektir. Amacımız; meleğimizin kanatlarının erişebildiği tüm kara ve deniz parçalarına maviliğimizi bulaştırmak. Sınırların kalktığı küresel bir dünyada, online bir dergi olmanın çok dilli bir iletişim biçiminden geçtiğini biliyoruz. Öykülerimiz, şiirlerimiz ve maviliğimiz ışık saçarken, Türkçe dışındaki farklı dillerdeki edebiyat severlere de yeni sesler ulaştırmak en büyük isteğimiz. Online resimli e-debiyat dergisi MaviMelek, bu anlamda her türlü öneriye ve katılıma açıktır. Gelin sesimizi birlikte çoğaltalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.mavimelek.com/mavimelek_english_pages.htm"&gt;http://www.mavimelek.com/mavimelek_english_pages.htm&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-902001510625485002?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/902001510625485002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=902001510625485002' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/902001510625485002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/902001510625485002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2008/12/mavimelek-ingilizce-sayfalar.html' title='MaviMelek İngilizce Sayfalar'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-65378755712361607</id><published>2008-12-24T13:44:00.000-08:00</published><updated>2008-12-24T13:45:11.285-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='özne'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Foucault'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Toplumu Savunmak Gerekir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='iktidar'/><title type='text'>Foucault ve İktidar Kuramı</title><content type='html'>TARAFSIZ ÖZNE YOKTUR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michel Foucault hakkında bir yazı yazmak için niyetlendiğimde elimde sadece bir biyografisi mevcuttu. Eserlerinden bir tanesini alıp biyografisinden sonra onun üstünden gitmek istedim. Onun en bilinen eserlerinden olan Deliliğin Tarihi, Cinselliğin Tarihi gibi kitapları pahalıydı. Ben de diğerlerine oranla daha ucuz olan Toplumu Savunmak Gerekir’i almak durumunda kaldım. Bu kitaptan önce kendisinin fazla anlatmadığı, göz önüne pek sermek istemediği hayatının öyküsünü okumaya başladım. Bir yerinde Foucault, bir kitapçıda Raymond Roussel’ın bir kitabını görür, bu şahsiyeti tanımadığı için kitapçı tarafından da alaycı bakışlara maruz kalır. Gördüğü kitabı almak ister, ama kitapçı bunun “pahalı” olduğunu söyler ve aynı kişinin başka bir kitabını uzatır. Ve Foucault, Roussel üzerine bir kitap yazar. Bunu okuduktan sonra içimden, “Bu bir işaret!” dedim ve diğer kitabı okumak için kolları sıvadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumu Savunmak Gerekir, Foucault’nun Fransız Üniversitesi’nde (Collége de France) 1975-76 döneminde verdiği derslerin notlarından ve ses kayıtlarından derlenerek oluşturulan bir kitap. Bu üniversitenin kürsüsünde ders verenlerin değişik bir tez ortaya atmaları gerekiyor. Foucault’nun derslerinde ise yoğun olarak iktidar ve hükümdarlık kuramı işleniyor. Barış döneminin aslında silahsız savaş dönemi, ırkçılığın da bir devlet politikası olduğu ve benzeri konular, düzenli bir şekilde her ders bir adım öteye taşınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana Foucault’nun aktivist yönüyle ilgili epey ipucu verdiği için bu kitaptan memnun kaldım. Fakat kitabın yarısından fazlası Avrupa tarihi üzerine. Fransa, Galyalılar, Germenler ve Romalılara çokça yer verilmiş. Tabii ki bu yanıyla Avrupa tarihinde oldukça yetkin olduğunu söyleyebilirim. Ancak Avrupa merkezci bir yapıt olduğu izleniminden de kurtulamıyor insan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foucault’nun yaşamını anlatmak gibi bir niyetim yok. Günümüzde dünyada olup bitenlere göz atınca Foucault’nun iktidar kuramının üstünde durmanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümdarlık kuramında, insanların başında bir kral veya derebeyi gibi bir yönetici bulunur. Bunu insanlar seçmez. Ama bu yönetici, o insanların hayatına müdahale etme hakkına sahip görür kendini. Bu kuramda, insanların malları ve zenginliği sömürülür. “Vergi ve borç sistemi”yle uygulanır. Ama Foucault, günümüzde bunun değiştiğini ve artık iktidar kuramının geçerli olduğunu belirtiyor. İktidar kuramında, bireyler kendilerini yönetme hakkını iktidara kendi rızalarıyla verirler. Yani, iktidar tek tek her bireyi temsil etme hakkına sahiptir. Bu kuramda ise bireylerin emeği ve zamanı sömürülür. “Bu yeni iktidar mekaniği öncelikle, toprak ve bunun verdiği üründen çok, bedenler ve bedenlerin ne yaptığıyla ilgilenir.” “Gözetleme” yoluyla uygulanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saplantılı bir şekilde taktığım roman Momo’da (Michael Ende) bence bu iktidar kuramı yalın bir şekilde anlatılmıştır: Duman adamlar, şehirlerden başlayarak insanları gözetlerler ve her birine giderek zamanlarını boşa harcadıkları konusunda onları kandırırlar. Daha sonrasında ise, kandırılan bu insanlar zamanlarını hep çalışarak harcarlar. Duman adamlar da bu zamanları çalarlar. Çaldıkça da güçlenir ve çoğalırlar. Aynı Foucault’nun bahsettiği gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iktidar bir “normalleştirme toplumu” yaratır. Hukuk bunu yasal yollardan sağlar. Foucault bunun görünürde şiddet uygulanmadan gerçekleştiğini belirtiyor. Foucault’ya göre, iktidar aykırı olanların topluma kazandırılma sürecinden çıkar sağlar. Önemli olan Foucault’nun deyişiyle “dışlamanın yöntemi ve tekniğidir”. Mesela akıl hastaları, akıl hastanelerinde tedavi altına alınır, suçlular hapishanelerde rehabilite edilir, öğrencilere okullarda belirli bir eğitim verilir. Foucault, zaten akıl hastanelerinin, hapishanelerin ve okulların aynı mantıkla işlediğini savunur. Hepsinde de birey kendini temsil etme hakkından yoksundur, kendinden yukarıda bir kontrol mekanizmasına uymak zorundadır. Bunun için hep “gözetleme” söz konusudur. Sadece bu yerlerde değil, toplumun geri kalanında da durum bundan farklı değildir aslında. Ama onlar zaten normaldir ve bu kontrol mekanizmasını hemen hemen hiç sorgulamazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foucault’nun bu bahsettikleri, edebiyat ve sinema dünyasını epey meşgul etmiş, daha önce de akıllara gelmiş. Edebiyat eserlerinden 1984 (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) ve Fahrenheit 451 (Ray Bradbury) şu an aklıma gelenlerden. Filmlerden de Karanlık Şehir (Dark City) ve belki bu filmden sonra (çok hazzetmesem de) Matrix serisi, Azınlık Raporu (Minority Report), V For Vendetta örneklerini verebilirim. Bu eserlerin hepsinin ortak özelliği olarak bu iktidarın bireyler üstünde baskısını iyice artırıp en ufak aykırılığa bile tahammülün olmadığı uzak bir gelecek ve olası dünyalardan bahsettiğini söyleyebilirim. Zeitgeist The Movie adlı belgeselde ise ilginç bir husustan bahsedilir: “(Çipli kimlik kartları bahsinde) Bunların hiçbirisi zorla olmayacak. İnsanlar bunları kendileri talep edecekler.” Çünkü böylece kendilerinin güvende olduğunu hissedecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidarın Dışlanmış Öznelere İhtiyacı Var&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foucault hukuk dışında bilimin de iktidarın araçlarından biri olduğunu savunuyor, bundan “tıbbileştirme” diye söz ediyor. Akıl hastaneleri örneğinde bu oldukça bariz. Sürekli bir tedavi hali söz konusu. Foucault’nun önceden de bahsettiği üzere iktidarın dışlanmış öznelere ihtiyacı var, çünkü kapitalist sistemde ekonomik düzen böyle işliyor. Foulcault’nun örnekleri delilik ve cinsellik ağırlıklı, ayrıca dışlanmayı deliler ve suçlular üzerinden anlatmış. Ama bence toplum normlarına uymadığı düşünülen, daha da sık rastladığımız ve o kadar da göze batmayan örnekler var. Mesela:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İnsanlar sağlıksız yiyeceklerle şişmandan da öte obez hale geldi. Toplumda zayıflığın makbul olduğu dayatıldı. Şimdi de diyet programları, spor salonları ve biyolojik gıdalar ortaya sürülüyor. Yani, alınan kilolar geri satılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yine sağlıksız gıdalar ve doğanın kimyasallarla zehirlenmesi sonucu bozulan hormonlar tedavi edilmeye çalışılıyor. Bunun üstüne bir de epilasyon merkezleri de ekleniyor (“istenmeyen tüyler” hormon değişikleriyle daha da istenmez hale geldiği için).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foucault, bilimin iktidarın bir aracı haline gelmesinden söz ederken Darwin’in evrim teorisinin de adı geçiyor. İktidar barış zamanı dahi çatışmanın devam etmesi için ırkçılığa başvuruyor. Foucault bunun toplumun, “iki ayrı ırk” değil, aynı ırkın “üst-ırk” ve “alt-ırk” olarak kutuplaştırılması yoluyla olduğunu söylüyor. (Tam olarak adı verilmese de) Sosyal Darwinizm, bazı ırkların diğer ırklardan üstün olduğunu savunur. Darwin’in kendisinin bilimsel araştırmalarını yaparken iyi niyetli olduğunu, aynı Nietzsche’nin efendi-köle diyalektiği gibi kurban gittiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foucault bütün bunlara karşı ne yapılabileceğini değil, tarihsel örgüyü anlatıyor. Böylece o sırada onu dinleyenler veya daha sonra notlarını okuyanlar zaten kararı kendileri verebiliyor. Yalnız bir yerde bence ipucunu vermiş; “Tarafsız özne yoktur,” diyerek. Bana göre, kişisel olarak öncelikle yapılabilecekler iktidarı ve araçlarını, gelenekleri, bilimi, medyayı, okulları vs sorgulamakla başlıyor; sonra da mümkün olduğunca “normalleşmemeye” çalışmak ve dünyayı paylaştığımız diğer insanlarla yüzeysel ayrımlara takılmamak gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuğçe Ayteş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-65378755712361607?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/65378755712361607/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=65378755712361607' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/65378755712361607'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/65378755712361607'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2008/12/foucault-ve-iktidar-kuram.html' title='Foucault ve İktidar Kuramı'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-8691131413471818143</id><published>2008-12-24T13:39:00.000-08:00</published><updated>2008-12-24T13:40:16.411-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Michael Ende'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Momo'/><title type='text'>Momo - Michael Ende</title><content type='html'>Küçük bir kız düşünün; kimilerine göre sekiz, kimilerine göre on iki yaşında. Bir ailesi, yeri yurdu yok. Sahip olma hırsına sahip değil, terk edilmiş bir tiyatroda bir oyukta yaşıyor. Orada yaşayanlar doyuruyor kızın karnını. Seviyorlar Momo’yu, çünkü Momo gerçek bir insan. Ve hepsinden ötesi eşi benzeri bulunmaz bir dinleyici. İnsanların dertlerine konuşarak değil, dinleyerek çözüm buluyor. Herkes mutlu mesut, arkadaşlarıyla güzel vakit geçirmekte. Ama tabii ki bu böyle sürüp gitmez. “Duman adamlar”, kentlerden sonra bu küçücük yere sayfiye amaçlı gelmiyorlar. Bu insanları hayatlarını boşa harcadıklarını söyleyip kandırarak onların zamanlarını çalmak peşindeler. Çok geçmeden ahali onların zaman tasarrufu yalanlarına kanıp daha çok çalışma ve para kazanma hevesiyle arkadaşlarıyla vakit geçirmez olur. Buna en çok üzülense Momo olur haliyle. “Duman adamlar” Momo’yu da kandırabilecekler midir? Yoksa Momo tek başına ya da belki de umulmadık bir yardımla karşı koymaya çalışacak mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michael Ende’nin bu eserini çocuk kitapları kategorisiyle sınırlamak büyük bir haksızlık olur. Kitabın anlattığı konu pek çok değme profesörün dahi üzerine kafa patlattığı bir şeydir aslında: Kapitalizme karşı çıkış. Ama Michael Ende bunu tumturaklı terimlerle yapmaz, fantastik bir öyküye çevirir. Hem de öyle akıcı ve samimi bir öykü olur ki bir başladığınızı, bir de bitirdiğinizi fark edersiniz. Momo’nun içinden beğendiğim unsurları aktarmak istemem. Zira kitabın içinde o kadar çok hoşuma giden öğe var ki bir başlarsam kitabın tamamını anlatmış olmaktan korkarım. Ancak şunu söylemeliyim ki Momo boyunu hayliyle aşan bir işe girişiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitede, Sosyal ve Politik Felsefe dersinde öğretim görevlisi bize şu anda kafamıza göktaşı düşebileceğine inanıp inanmadığımızı sordu. Hemen hepimiz “Evet,” dedik. “Peki ya kapitalizmin yıkılması?” diye devam etti. Sınıftan mırıltılar yükseldi ve ortak cevap “Hayır,” oldu. Öğretim görevlisi bu yanıtı beklediğini ve çoğu kişinin böyle düşündüğünü belirtti. Halbuki dünya tarihinde göktaşı düşmesinden çok rejim değişikliği yaşanmıştı. Ona göre, insanlar bu sistem karşısında kendilerini çaresiz hissediyorlar ve artık bir değişimin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Momo da tam bu yüzden önemli. Naif bir dille küçücük bir kızın bile tepkisini ortaya koyabileceğini, değişiklik yapma gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Momo belki de şöyle haykırıyor: “Haydi, kendi elinizle teslim ettiğiniz zamanınızı almanın tam sırası!”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-8691131413471818143?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/8691131413471818143/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=8691131413471818143' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/8691131413471818143'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/8691131413471818143'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2008/12/momo-michael-ende.html' title='Momo - Michael Ende'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-2148102939449282293</id><published>2008-11-09T03:37:00.000-08:00</published><updated>2008-11-09T03:40:54.620-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Server Tanilli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarıq Ali'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='1968'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Afşar Timuçin'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='68'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap fuarı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='tüyap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Che Guevara'/><title type='text'>27. İstanbul Kitap Fuarı ve Söyleşiler</title><content type='html'>Bu sene boş vaktimi daha da boş geçirmemek adına Tüyap’ta düzenlenen 27. Kitap Fuarı’nda katılabileceğim kadar söyleşiye katılmaya ahdettim. Bu yılki fuarın konusu “1968: Kırk Önce Kırk Yıl Sonra” idi. Bu konudaki bilgimin kıtlığını giderebilmek ve cehaletimi biraz giderebilmek için programdan beğendiğim söyleşileri işaretledim. Etrafımdakilerin beni manyak olarak nitelendirmesine rağmen, Anadolu yakasının bir ucundan Avrupa yakasının diğer ucuna, dokuz günlük fuarın beş gününe, toplamda on altı söyleşiye katıldım. (Bunu bilgiye, daha doğrusu öğrenmeye olan açlığımla açıklayabilirim. Öyle ki fiziksel açlığa tahammülü olmayan ben, birkaç poğaçanın yarattığı tokluk hissiyle söyleşiden söyleşiye koşabiliyordum. Hiç pişman değilim. (Ayrıca aldığım kitap sayısını bu sefer en az düzeyde tutarak bu çetin irade sınavını da geçmiş oldum.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Felsefe, politika, müzik, sinema, tiyatro ve fotoğrafçılık gibi pek çok alanda yapılan konuşmalar, benim bundan sonra okumak istediğim kitaplar ve ilgilenmek istediğim konulara epey yön verdi. Hatta Cuma akşamı eve döndüğümde kitaplığımda reform yaptım desem yeridir. Pazar, Pazartesi, Çarşamba, Perşembe ve Cuma günleri fuara geldim. Cuma haricindeki günlerde katılımlarımı tek başıma gerçekleştirdim. Tek tek nelere katıldığımı anlatmak yerine beni en çok etkileyenlere ağırlık vermeyi tercih edeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar günkü “Avrupa’da 1968 Hareketi” adlı Tarıq Ali söyleşisi, katılımın gördüklerimin arasında en fazla olduğu ve şahsen de en fazla feyz aldıklarımdan oldu. Tarıq Ali, ağırlıklı olarak savaş karşıtı yönüyle, politikaya tarafsız sayılabilecek bakışıyla ve din hakkındaki görüşleriyle bir nevi benim zihnimdekileri dillendirdi. (Nelerden bahsettiği ayrı bir yazı konusu olabilir.) Konuşmasını İngilizce yaptı. İyi ki kulaklık almamışım. Kulaklıklar iade edilirken, beş dakika sonra başlayacak yeni söyleşiden önce, yayınevinin standına koşup kitap alarak Tarıq Ali’ye imzalatmayı başardım. Söyleşisinde özetlediklerinin bir bütünü olan bu kitap “Sokak Savaşı Yılları”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazartesi günkü söyleşiler arasında “Kadın Sorununun Neresindeyiz?” adlı Server Tanilli söyleşisi çok iyiydi. Sorunun çözüm noktasından epey uzakta olduğumuz konuşulurken Server Tanilli belirttiği üzere kadınlara söz verdi. Yaşının getirdiği bazı fiziksel olumsuzluklara rağmen davasını hararetle sürdürmesi beni etkiledi. Zaten söyleşide kendisini bilim insanı değil de daha çok dava insanı olarak gördüm. Kadınlar hakkında o kadar gelişme sağlanmışken ilerlemek yerine gerilemeye başlanmasını içine sindiremiyordu. Gerek politik gerekse toplumsal açıdan, kadınların eşitlik için mücadele etmesi gerektiğini vurguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleşilerden aldığım tatmin açısından Nirvana’ya ulaştığım gün Perşembe günüydü kesinlikle. En çok da Afşar Timuçin’in “Felsefeden Estetiğe” söyleşisine katılmak istiyordum. 11.30’da bindiğim otobüs ancak 1’i geçerken Taksim’e ulaşabildiğinde 2’deki söyleşiyi kaçıracağım diye parmaklarımı yemek üzereydim. Servis 13.30’da hareket ettiğinde birileri iç sesimi hoparlöre bağlasa çok eğlenirdi herhalde: “Haydi şoför amca, haydi, daha hızlı. Kestirme olan yoldan git. Trafik, n’olur tıkanma. Hay ben bu kavşağın…” Ve neredeyse mucize denebilecek bir sürede fuar yerine ulaştık. Bağırma ve koşmaya programlanmış vahşi çocuk sürüleri arasından 2’yi tam 10 dakika geçe söyleşinin yapıldığı salona daldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afşar Timuçin’i sanırım kitap kapaklarının ciddiyetinden dolayı katı bir felsefeci olarak gözümde canlandırmıştım. Konuşan ton ton adamı görünce afalladım birkaç saniye. Öncelikle felsefeden estetiğe geçiş, daha doğrusu estetiğin felsefeden ayrılması sürecini anlattı. Az çok üniversitede okurken bildiğim şeylerdi. (10 dakika konusunda içim ferahlamıştı.) Bunları anlatmama gerek yok. Ama felsefe konusunda hemfikir olduğum noktaları belirtmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden diğer bilimlerin/disiplinlerin felsefeden ayrı olmadığı düşünülürdü. Eski Yunan’daki felsefeciler felsefe eğitiminin yanında astronomi, tarih vb birçok dalda da eğitim alırlardı. Zaman geçtikçe bunlar birbirinden koparıldı. Felsefe tek başına, diğer alanlardan soyut bir hal aldı. Felsefe okurken zorunlu matematik ve bilim dersleri ve bunlar dışında serbest seçmelilerde tarih, dil, edebiyat, güzel sanatlar ve spordan pek çok ders almamın ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha fark ettim. Ama analitik felsefe ağırlıklı bir eğitim aldığım için felsefe, onunla benim gibi haşır neşir olmayan insanlar için soyut kalmaya mahkûm oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleşinin sonunda da felsefe mezunu olduğumu ve bundan memnuniyetimi belirterek felsefeyi insanlarla nasıl kaynaştırabileceğimizi, felsefecilerin dünya dışı varlıklar olmadığını nasıl anlatabileceğimizi sordum. “Anlatamayız,” dedi. Daha yakın zamanda doçent bir arkadaşının Kant üstüne yazdığı yazıdan bir cümle okumuş ve anlamamış. “Biz anlayamazsak başkaları hiç anlamaz. Anlaşılır ve günlük bir dille yazmalıyız,” diyor. Kesinlikle katılıyorum. Zaten felsefe fazladan bir anlama çabası, beyin egzersizi gerektiriyor, bir de bunu kelimelerle zorlaştırmaya ne gerek var?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afşar Timuçin felsefenin tarafsız olması gerektiğini düşünüyor ve politik görüşün felsefe dışında bırakılmasını savunuyor. Bence de felsefe hiçbir ideolojinin altında kalmamalı. Ama özellikle lise felsefe kitaplarına bakıldığında felsefenin çok farklı yerlerde olduğu ve iktidardaki fikirlerin bir yansıması olduğu görülebilir. Bir de en son bıraktığımda felsefi akımların özellikleri madde madde alt alta sıralanmıştı, felsefi bir katliam şeklinde. (Bu da “Niye lisede felsefe öğretmeni olmak istemiyorsun?” diye soranlara cevap olsun.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar “Batı” demenin yanlış olduğunu savunsa ve Doğu-Batı sınırının yusyuvarlak bir dünyada nereden başladığının belirlenemeyeceğini belirtse de, uzmanlık alanını akademik alanda bahsedildiği şekliyle “Batı Felsefesi” şeklinde söylemek durumunda kaldı. (Ben de öyle sürdüreceğim.) Zamanında Doğu Felsefesi hakkında ders verilmesi istenmiş, başta reddetmiş, ama sonra ısrarlar sonucu o konuda kitaplar okuyarak kendisinin pek de tatmin olmadığı bir şekilde Doğu Felsefesi anlatmış. Doğu Felsefe’nin tam bir felsefe olmadığı görüşüne katılmadım. Batı’da ortaçağ yaşanırken Doğu şaşaalı klasik dönemini yaşıyordu. Batı’daki felsefi ve bilimsel pek çok gelişme o dönemde Doğu’da gerçekleşmişti. Ama bu konu da bu yazının masadını aşar. Yaşanan kriz beni adım adım felsefede yüksek öğrenimine taşırsa, belki de çok daha ayrıntılı bir araştırmanın sonucunu aktarabilirim ileride.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afşar Timuçin bazen bir çarşıda-pazarda yürürken etraftaki bütün insanların felsefeyle ilgilendiğini düşlermiş. “Bizimkisi de böyle bir hayal işte,” diyor. Ne güzel olurdu… Sırf felsefe de demeyelim, en başta dediğim “bilgi/öğrenme açlığı”na herkes sahip olsa mesela… Şöyle bir bakındım etrafıma. Katılımlar daha fazla olabilirdi. Ama neredeyse İstanbul’un dışı olan bu yere bu kadar insanın gelmiş olması bile sevindirici aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son katıldığım söyleşi Cuma günkü “68’in 40. yılında Che Guevara”ydı. Frolian Gonzalez Küba’da Che konusunda birçok araştırma yapmış ve kitaplar yayımlamış. İspanyolca konuşmasına rağmen dedikleri çevrilene kadar neyden bahsettiği az çok anlaşılıyordu. Dinleyiciler arasındaki 68’li bir amca bastonu elinde, hararetli hararetli sorusunu sordu, sonunda da İspanyolca sloganını attı. Heyecanını hâlâ ilk günkü gibi taşıdığını kendi de söyledi. Biraz daha genç olsa bastonunu atıp devrime koşacak. Tarıq Ali’den sonra en geniş katılımlı söyleşi de buydu ve diğerlerine oranla gençler (özellikle liseliler) daha fazlaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençler deyince, benim neslimden böyle söyleşilere çıkıp bir saatliğine de olsa insanları aydınlatma çabasıyla fikirlerinden bahsedecek birileri olacak mı diye merak ettim. Yoksa bu insanlar buraya geldikleriyle, sonra da yaşlanıp ardından da dünyadan göçtükleriyle mi kalacaklar? Umarım öyle olmaz…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-2148102939449282293?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/2148102939449282293/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=2148102939449282293' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/2148102939449282293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/2148102939449282293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2008/11/27-istanbul-kitap-fuar-ve-syleiler.html' title='27. İstanbul Kitap Fuarı ve Söyleşiler'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-7653767869211808917</id><published>2008-09-24T06:42:00.000-07:00</published><updated>2008-09-24T10:04:46.126-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kültür'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türk gazeteci'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öğrenci'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pratik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gençlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şehir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='işsizlik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İngilizce'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Almanca'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='göç'/><title type='text'>Alman Öğrenciler İstanbul'da</title><content type='html'>Günümüz olanakları sayesinde uzaklar yakın oldu, değişik ülkelerden insanlar birbirleriyle yakından tanışma imkânı buldu. Bu pazartesi (bu yazıyı yazmadan iki gün önce) bir grup Alman öğrenci Türkiye'deki gençlik hakkında sıcak bilgi alabilmek için İstanbul'a geldi. İlk durakları Boğaziçi Üniversitesi'ydi. E-posta gruplarımdan birine konuyla ilgili içinde "Alman medyası" geçen e-posta iletildiğinde, orada adı geçen hocamızın davetine "Mezun da olur mu?" diye atladım. Olumlu cevabı alınca da kendimi üniversite cihetine attım söylenen zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öğrencilerin hepsi Almanya'nın değişik bölgelerinde okuyan gazetecilik öğrencileriymiş. Türkiye'deki gençlik hakkında bilgi edinip makale olarak sitelerinde yazı yayımlayacaklarmış. (Heyecan yapmadan siteyi vereyim. Ben açamadım gerçi. &lt;a href="http://www.balanceact.worldpress.com/"&gt;http://www.balanceact.worldpress.com/&lt;/a&gt;) Almanya'da iki tür Türk nüfus olduğundan bahsettiler. İlki iş gücü olarak gelip Alman kültürü veya dili hakkında hiçbir şey bilmeden ve öğrenmeden kendi aralarında başkalarına karışmadan yaşayan Türkler. İkincisi de genelde okumaya gelen, üniversitelerde ve benzeri yerlerde Almanlarla çok iyi kaynaşan Türkler. Tabii ki ülke için sorun olan Türkler ilk grup. Alman hükümeti onlarla Almanları kaynaştırmak için çözümler üretmeye çalışıyormuş. Özellikle okula tek kelime Almanca bilmeden başlayan Türk çocukları oldukça zorluk yaratıyormuş. Onlar için ek Almanca dersleri düşünülmüş, ama haklı olarak öğretmenlerin onlara ayıracak uzun zamanları olmuyormuş. Daha kökten bir çözün getirilmesi gerektiğini konuştuk. Çocuklar okula başlamadan önce onların yaşadığı yerlerde değişikliklere gitme şeklinde bir çözüm olması gerektiğini düşündüğümü söyledim. (Ama bu, ardından asimülasyon sorunu da getirebilir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok organizasyonu düzenleyen Jasmine'le sohbet ettim. Annesi Alman, babası Mısırlı, tam bir melez. Çok da konuşkan, sıcak bir kız. Babasının Mısırlı olması dolayısıyla da Türk kültürüne çok uzak değil. Bana merak ettiği her şeyi sorabileceğini söyledim. Bana ailemle mi yalnız mı yaşadığımı sordu. Ailemle yaşadığımı, ama kendime ait düzenli bir gelirim olduğunda işime yakın ayrı bir eve çıkmak istediğimi söyledim. Ailemin karşı çıkıp çıkmayacağını sordu. Ben de başta karşı çıkacaklarını ama sonuçta ben karar verdikten sonra kabulleneceklerini anlattım. Bir tek karşı cinsle eve çıkmamın sorun olabileceğini belirttim. O, başta kızlı erkekli bir grup halinde taşınmayı kastettiğimi sandı. Ben baş başa, bir çift olarak yaşamaktan bahsettiğimi söyledim. Yukarıda verdiğim bağlantıdaki sitede "Türk gençleri aileleriyle yaşamak istemiyor", "Türk gençleri karşı cinsle eve çıkmaya sıcak bakıyor" gibi yazılar görürseniz sorumlusu ben değilim (desem de inanmayın).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ramazan ayı olduğu için konu dine de dayandı. Jasmine "Dindar mısın?" diye sordu. "Dindarım diyemem ama inançlıyım," dedim. (Bu fark da ayrı bir yazı konusu olabilir.) Ne tür bir inanç olduğunu sordu. Ben de tek Tanrı'ya, Birlik'e inandığımı söyledim. Amerikan güzelleri gibi "Keşke dünyada hep beraber barış içinde yaşayabilsek," tarzı konuyu destekleyici cümleler de zırvaladım. Babası oruç tuttuğunda Jasmine yanında yemek yemekten çekiniyormuş, babası yiyebileceğini söylese de. Ben de "Oruç tuttuğumda ben de özenmezdim ama başkası söz konusu olunca insan öyle zannediyor," dedim. Kızcağıza oruçlu olmadığımı nasıl ifade ettiysem arkadaşları ekmeklere ketçap sürüp tıkınırken bir lokma yiyemedi. Neyse ki erken fark ettik de aç kalmadı benim yüzümden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır'da ezan okunduğunda herkes dükkânlarını kapatıp kapılarının önüne secdeleri yayarak namaz kılarlarmış. Taksim'deki otellerinde ezan okunduğunda etrafta hayatın aynı seyirde devam etmemesi ilginç gelmiş Jasmine'e. Genel olarak İstanbul'da, Taksim ya da Boğaziçi Üniversitesi gibi gelişmiş yerlerinde insanların dini hususlarda birbirine karışmadıklarını söyledim. O da zaten aksini düşünmediğini söyledi. (Tamam, durumumuz hiç iç açıcı olmayabilir ama dışarıdan zannettikleri kadar da rezil durumda değiliz. Belirtmek istedim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jasmine böyle bir organizasyonu, konuya fazla eğilen olmadığı ve bunu araştırmak için eğildiğini anlattı. Yani amacı iyi bir şeyler yapmak. Ben de ona basın dünyasına girmemin bir sebebini, "Kitaplarla insanlara ulaşmak istiyorum. Birkaç kişiye bile fayda sağlasam yeter," diye açıkladım. Jasmine beni çok iyi anladı, bunu hissettim. Benzer konu ilk konuştuğum kızla da açılmıştı. Bana yayınevinde çalışmak derken neyi kasttettiğimi sorduğunda düzeltiden asıl yapmak istediğim editörlüğe ve nihai hedefim yazarlığa kadar anlattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jasmine'i hazır bulmuşken ben de "Buraya gelmeden önce ne düşünüyordun, buraya gelince ne düşündün?" diye sordum. Jasmine soruyu beğendii bir süre düşündü ve "Hiçbir şey düşünmüyordum," dedi. Bir yere gitmeden önce orası hakkında bir şey düşünmemeye çalışırmış. Oradaki insanların ağzından öğrenmek istermiş her şeyi. Helal, dedim içimden. Jasmine'i bundan dolayı takdir ettim. Önyargı bireysel ve uluslararası alanda insanların arasını açan yanlış bir tavır/düşünce biçimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşınızdaki bu kadar içten olunca ister istemez siz de rahat oluyorsunuz. Ona tamamen toz pembe bir çerçeve çizmemeye, genelleme yapmamaya gayret gösterdim. Ben de onların üzerinde durduğu kültürel ayrım kadar keskin olmasa da göç sonucunda şehir hayatına birden atılanlarla şehirde yaşamaya alışmış olanlar arasında kopukluklar yaşandığını söyledim. Türkiye'nin doğusunun batısı gibi şartlara sahip olmadığından, insanların çareyi İstanbul başta olmak üzere gelişmiş şehirlerde zannettiği için göç ettiklerinden bahsettim. "Keşke ülkenin her yerinde eşit şartlar sağlanabilse," dedim. Bir de gençlerin yaşadığı işsizlik sorunundan bahsettim. "Çok fazla mezun var ama iş yok. İş var ama işverenler uygun nitelikte eleman bulamıyor," dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar dışında, ilk tanıştığımız kız bize "Türk gençleri nerelerde takılır? Neler yapar? Hangi günler dışarı çıkıyorsunuz?" diye sordu. Biz de yine Taksim'i örnek verdik. (Korkmayın, ben Anadolu yakasından, Kadıköy'den falan da bahsettim. Yani İstanbul'u Taksim/Beyoğlu/İstiklal Caddesi'nden ibaret zannetmiyorlar.) Hemen her gün ne zaman fırsat bulursak dışarı çıktığımızı, genelde arkadaş gruplarıyla birlikte olduğumuzu söyledik. O da duyduğu kadarıyla Türk gençlerinin toplu halde takılmayı sevdiğini söyledi. Eh, yalan değil. Tek başıma takıldığım zamanları pek hatırlamıyorum. Çoğunun en azından bir Türk arkadaşı olduğu için anlattıklarımız onlara yabancı gelmedi zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jasmin'le bir de yemeklerden konuştuk. Türk tatlıları çok tatlı olduğu için yiyemiyormuş. Ben de tatlıyı sevdiği mi, tuzlu ve yağlı sevmediğimi ama genel olarak Türk mutfağını çok beğendiğimi söyledim ve rahatladım. Jasmine, yemeğin sonunda Alman usulünün aksine ve misafir olduğu halde bütün hesabı ödedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alman gençleri karşısında benim eksikliğini hissettiğim konuya gelince: dil pratiği. Allah'tan Jasmine İngilizceyi şiveli konuşuyor ve yer yer kelimeleri unutuyordu. 7 sene lisede, 5 sene üniversitede (ki bunların birer senesi hazırlık, sırf İngilizce), toplamda 13 sene İngilizceyle iç içe olduğum, felsefede ağır metinler okuyup sık sık ödevler yazdığım halde iş konuşmaya gelince sonuç tam bir felaketti. Tüm bu saydıklarımı anlatsam da, "Bence kötü değil. Pratik yapmayınca unutuluyor. Ben de Türkçe öğreniyorum ama pratik yapamıyorum," cümlelerini duymuş olsam da kendi kurduğum cümlelere şahit olduktan sonra pek de ikna olamadım. İngilizcedeki rezilliğimi görerek Almancaya bulaşma cengâverliğini göstermedim. Gerçi ilk konuştuğum kız bana Almanca konuşup "Haydi, ne anladığını söyle bakalım," dediğinde duyduğum cümleleri çatır çatır İngilizceye çevirebildim. Demek ki sorunum doğaçlamada. (Bu arada yukarıda tırnak içine yazdığım havalı cümlelere bakmayın. Tam olarak söylediklerim değil, en azından söylemeye çalıştıklarımdı onlar.) Gerçi Hatice'ye değil neticeye bakarsak, derdimi anlattım mı, anlattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, daveti değerlendirip gelen bir avuç "Türk genci"nden biri olmaktan çok memnun oldum. Aynı masada hep beraber oturduğumuzda fiziksel ve coğrafi değişiklikler dışında çok da farklı olmadığımızı ve özde hepimizin insan olduğunu hissettim. Bizden sonra başka yerlerle randevuları olmasaydı da daha çok görüşebilseydik keşke. Ayrılırken de Jasmine'nin tipik bir "Doğulu" gibi koluma dokunarak vedalaşması bu kısa süreli tanışıklığı iyice pekiştirdi. Otobüsten birbirimize el sallarken "Acaba buralara tekrar gelmek gibi bir istekleri var mı?" diye düşündüm. Belki de biz bir organizasyon düzenleyip iade-i ziyaret yaparız. Kim bilir?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-7653767869211808917?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/7653767869211808917/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=7653767869211808917' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/7653767869211808917'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/7653767869211808917'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2008/09/alman-renciler-istanbulda.html' title='Alman Öğrenciler İstanbul&apos;da'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-7118961560910827530</id><published>2008-09-20T08:32:00.000-07:00</published><updated>2008-09-20T22:35:34.546-07:00</updated><title type='text'>Bilgi Çağı’nda Doğu’ya Dönmek</title><content type='html'>(Bu yazı, Eylül 2007'de Gazeteport'un makale yarışmasına yolladığım yazı. Mailim arada kaynadığı için benim maillerimle ısrarım sonrası hafta ortası yayımlanabilmişti. Daha ilk aşamadan da elendi. Benim bakış açımı basitçe anlatan bir yazı olduğu için buraya koydum.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" equiv="Content-Type"&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 11" name="Generator"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 11" name="Originator"&gt;&lt;link style="FONT-FAMILY: georgia" href="file:///C:%5CDOCUME%7E1%5CTEMP%5CLOCALS%7E1%5CTemp%5Cmsohtml1%5C03%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;İçinde bulunduğumuz dönem “Bilgi/Bilişim Çağı” olarak adlandırılıyor. Artık istediğimiz ‘bilgi’ye bir tık yardımıyla ulaşabiliyoruz. Artık herkes bilgili. Ne güzel değil mi? Zamanında “Tek bildiğim şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrat da pek cahilmiş! Hem ne gerek var öyle uzun uzun düşünüp de böyle havalı laflar etmeye? Hayat nasılsa berbat, anı yaşamak gerek. Umut, inanç aptalların işi. Bütün kavramları parçalayıp sonuna bir ‘-izm’ ekleriz, oldu bitti. İşte hayat bu...&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;Günümüzde tüketim toplumu, popüler kültür, postmodernizm gibi kavramlar havada uçuşuyor. İşin özü; her şeyi küçücük lokmalara ayırmak, kolayca yutmak, tadını da kolayca unutmak. Etrafta “Ah, nerede o eski günler?” diyenlerle hayattan hiç zevk almayanları görmekte artık hiç zorlanmıyoruz. Toplumlarda gelir dağılımları gittikçe daha da dengesizleşiyor. Fakir olan, çalışamayan kesim zaten her geçen gün daha kötüye gidiyor. Ama çalışıp “hayatını kazanan” kesimin de aslında iyiye gittiği söylenemez. İyi bir yaşam için para kazanılır, para kazanmak için sabahtan akşama kadar (bir şeyler üretmekten uzak) çalışılır, sonra da o parayı harcayacak vakti bile bulamayıp bankalara yatırılır. “Hayatımı kazanayım” derken aslında hayatta bazı şeyler kaybedilir. İnsanlar hep daha fazlasına sahip olmak isterken artık elindekilerle mutlu olmayı unutur. Bazı insanlar da inatla bu sisteme girmediklerini, gidişata karşı olduklarını söyler dururlar; çoğunlukla da bir içki masasında “laf”tan öteye gidemeyip öteye beriye girdikleri borçlarla tam da sistemin istediği gibi kayıp ve bağımlı bir birey haline geldiklerini fark etmezler bile. İnsanların çoğunluğu böyle iken hâlâ hayattan zevk almayı başarabilen, hâlâ küçücük şeylerde bile anlam bulabilen insanlar da “rasyonel” düşünmemekle suçlanırlar.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;Nasıl bu hale geldik peki? Pek çoğumuzun hayranlık duyduğu “modern” Batı uygarlığı sayesinde diye kestirip atmak haksızlık olmaz herhalde. Yüzyıllardır dantel gibi işledikleri politikalarının meyvelerini şimdilerde güzel güzel topluyorlar. Bilerek geri tuttukları Doğu uygarlığını ise geliştireceklerini de söylemeden geçmiyorlar. Halbuki ilk insanlar Afrika’da, ilk uygarlıklar Mezopotamya’da ortaya çıkmış. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Yahu, madem ilk uygarlıklar Doğu’da çıkmış, Batı atı alana kadar Doğu’nun çoktan Üsküdar’ı geçmiş olması gerekmez mi?” diye sormuyor. Sormadıkça, soruşturmadıkça, araştırmadıkça boyun eğiyor, kabulleniyor, susuyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;Böyle olmaması gerektiğine dair örnekleri felsefeden vereceğim. Türkiye’deki üniversitelerin felsefe bölümleri genelde Batılı felsefecilerin ağırlıkta olduğu bir eğitim veriyor. Doğu felsefesinde Batılı anlamda sistematik düşünce tarzı olmadığı için derslerde çok fazla tercih edilmeyip öğrencilerin ilgisine bağlı olarak kalıyor genelde. İlgilenince de anlaşılıyor ki Doğu felsefesinde öyle “-izm”ler falan yok, bütünsel bir düşünce tarzı var. (Son günlerde sıkça duyduğumuz Sufizm de Batı’da uydurulmuş bir terim. “Tasavvuf”la gerçekten ilgilenen kişiler bu terimi kullanmaktan kaçınırlar. Tasavvuf da zaten bir akım, bir bilgi çeşidi değil, “bütünlüğün” farkına varılmasıdır. Aslında felsefe de değildir ya neyse.) Batı’da da farkında olarak veya olmayarak Doğu felsefesi esintileri içeren eser veren filozoflar da mevcut. Schopenhauer ‘hayatın acı çekmek’ olduğunu söylerken onun mazoşist olduğuna kanaat getirmeyip birazcık felsefesinin arkasını kurcalarsanız Budizm’i bulursunuz. Günümüz karamsarlarının bunalıma girmekte kullandıkları gözde filozof Nietzsche’nin de “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ü bence yazılmış en umut dolu eserlerden biridir; “üstün insan”a erişebilmek için geçilen basamaklar (deve, aslan, çocuk) Doğu’daki kişisel gelişme/ilerleme anlayışına benzer. Bir de her yerde resimli baskılarıyla birçok kişinin hayal gücünü süsleyen Kama Sutra’yı “gerçekten” okuduğunuzda Doğu uygarlığının erotizmi de nasıl felsefe haline getirdiğine şahit olursunuz.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;Örnekler elbet çoğaltılabilir ama özetlemek gerekirse insanın doğasına asıl uygun olan, oldukça gelişmiş ve zengin bir düşünce sistemi, bir uygarlık Doğu’da zaten mevcut. Niye ayrı ayrı Doğu ve Batı diye bu kadar bahsettiğime gelince işte tam da bu yüzden. Bunu siyasetle değil de güncel hayattaki ve felsefi yönüyle ele almak istedim. Örnek olması gereken bizlerken örnek alan taraf olmak açıkçası gücüme gidiyor. Kendimizi Batı’nın ellerine bıraktık, bizi oyun hamuru gibi yoğurup istedikleri şekli vermeye çalışıyorlar. Öyle bize bayıldıkları için de değil, daha önce söylediğim gibi yüzyıllardır uyguladıkları politikalar gereği… “Ama onlar bizden ileri” diyenlerin de, bu uygarlıkta gelmiş geçmiş büyük bilim adamlarını, filozofları ve edebiyatçıları, sanatçıları bir kenara bıraktım; en başta kendilerine haksızlık ettiğini düşünüyorum.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 27pt; LINE-HEIGHT: 150%; FONT-FAMILY: georgia"&gt;En başta tarif ettiğim, insanları mutsuzluğa, umutsuzluğa sürükleyen yaşam tarzından kurtulmanın yolunun da Doğu felsefesinden geçtiğine inanıyorum. Kavramları parçalamak yerine artık birleştirip bütünleştirmenin zamanı geldi geçiyor. Doğu düşüncesinin temelinde de aslında bu var. Günümüzde bu alanda basılan kitap sayısını arttı. Tasavvuf olsun, Budizm olsun, Endülüs ve İran edebiyatı olsun… Bu eserlere erişimin kolaylaşması aslında sevindirici. Ama bu, beni ister istemez korkutuyor da. Mevlana’nın herkese açık olan kapısı temenni ederim ki aşınmaz ve umarım “Sufizm”in adı öyle kalıp da insanların “Bugün bir çiçek kokladım. Komşunun çocuğuna sarıldım…” diye bir kenarlara yüzeysel notlar alarak ardından kâbus görmemek için anti depresanını içip yatan insanların akımı haline gelmez.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-7118961560910827530?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/7118961560910827530/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=7118961560910827530' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/7118961560910827530'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/7118961560910827530'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2008/09/bilgi-anda-douya-dnmek.html' title='Bilgi Çağı’nda Doğu’ya Dönmek'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6487901144540805278.post-1921087210665299130</id><published>2008-09-07T10:10:00.000-07:00</published><updated>2008-09-07T11:51:29.615-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='okumak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='düşünmek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yazmak'/><title type='text'>Tüm Büyük Balıklara Küçük Bir Merhaba</title><content type='html'>Merhabalar,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan bazen bir şeyi çok yapmak ister de, yapmadığı için kendine hep bir mazeret bulur ya hani. Benim de yazma konusunda kendime uydurduklarımı yan yana koysam Çin Seddi kadar uzun olur herhalde. İlk cümleyi bulmak veya yazıyı sürdürmek gibi bir sorun değil benimkisi, yazdıklarımı insan içine çıkartabilmek. Sonunda mazeretleri bir kenara attım ve artık burdayım.&lt;br /&gt;&lt;span &gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span &gt;Blog olması itibarıyla burada, deneme tarzı, nispeten kısa yazılar olacak. Konular, felsefeden edebiyata, sinemadan mitolojiye ve şu an benim için de muamma olan alanlarda değişiklik gösterecek. Ne olursa olsun hepsinin ortak yolu, düşünmekten geçecek.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin anlayabileceği şekilde yazmak en önem verdiğim unsurlardan birisi.  Karmaşık yazılar çok az sayıda ve zaten konuya hâkim kişilere hitap ediyor. Bu yüzden terimlere ve uzun cümlelere sığınmayacağım. Ama şu da var ki sesimi genele duyurmaya çalışırken geneli savunmayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim derdim özetle bu. Ne demek istediğim ilerleyen zamanlarda daha iyi şekillenecek. Umarım çoğalan yazılar ve yorumlarla birlikte, bilgilerimiz günlük yaşamımızda kendilerine etkin bir yer bulmuş olur.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6487901144540805278-1921087210665299130?l=buyukbalik.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://buyukbalik.blogspot.com/feeds/1921087210665299130/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6487901144540805278&amp;postID=1921087210665299130' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/1921087210665299130'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6487901144540805278/posts/default/1921087210665299130'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://buyukbalik.blogspot.com/2008/09/tm-byk-balklara-kk-bir-merhaba.html' title='Tüm Büyük Balıklara Küçük Bir Merhaba'/><author><name>Tuğçe Ayteş</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12840080139865092450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='21' src='http://3.bp.blogspot.com/-YO9rizZ0z48/TuncUzj8kuI/AAAAAAAAAGA/Gqs14q6DgXA/s220/DSC03383-1_pp2G.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
